Soruda, İslâm’ın özünü ve bunun çağımıza mesajını tam kavrayabilmek için tarihî olanla, İslâmî olanı tefrik etme mevzuuna dikkat çekiliyor. Her devirde herkes kendini, esas olanı almaya ve onu temsil etmeye zorlamıştır. Bize en yakın olanlarından en uzak büyüklerimize kadar herkes davranışlarını ayarlarken kendisini İslâm’ı yaşama mevzuunda tam akort edip de İslâm’a göre bir ses çıkarmayı düşünürken, “Acaba selef-i salihîn nasıl yapıyordu?” diye düşünüyordu. Sultan Selahaddin-i Eyyubî, İmam Nevevî veya İzz b. Abdüsselâm karşısında kendi durumunu ayarlarken; “Benim şu tavrım ve durumum acaba selef-i salihîne uyuyor mu?” diye soruyordu. Tabiî onlar da, kendi durumlarını ona göre ayarlıyorlardı. Onu yetiştiren Nureddin Zengî de, yine kendi durumunu selef-i salihîne göre ayarlıyordu. Tâbiîn kendisini sahabeye göre ayarlıyor, sahabe de, Efendimiz’e göre kendine çeki düzen veriyordu; âdeta “Sağa dön!” dendiğinde sağa dönüyor, “Sola dön!” denince de sola dönüyordu. Ne var ki Kitab’ı, Sünnet’i ve selef-i salihîni anlama mevzuu, bir kısım küçük meselelerde farklı mütalaalara ve anlamalara yol açmıştır. Bundan dolayı da farklı anlamalar, içtihadî farklılıklar ortaya çıkmıştır. İşte burada herkes meselenin özünü bulmayı, bu işin başındaki imamın arkasındaki cemaate uymada bulacağını düşünmüş ve öyle yapmıştır.