İçeriğe geç

Kanuni Sultan Süleyman’ın 46 senelik bir saltanatı vardır. Bu kadar uzun süre hükümdarlık yapan bir insan belki “Ben sizin en büyük rabbinizim.”5 diyen eski firavunlar durumuna da düşebilirdi. Onun hükümdarlık yaptığı bu 46 sene yarım asırlık bir zaman dilimidir. Bu zat yarım asırlık bir zamanda meseleyi dorukta tutmuş, dünya devletlerine “eyaletim”, “vilâyetim” nazarıyla bakmıştır. Aynı zamanda ihtişamın zirvesindeki Kanuni, mühim bir seferden dönerken, “Nefsime biraz gurur geldi.” der ve yatağının izbede serilmesini ister ki, bence işte asıl büyüklük buradadır.

Koca Yavuz Sultan Selim, bir yandan bütün bâtıl cereyanların yayılmasını önlerken, diğer yandan da Mercidabık ve Ridaniye zaferleriyle yüzümüzü ak eden başarıları ve şahs-ı mânevî-i Ahmediye’yi (aleyhissalatü vesselâm) temsil keyfiyetiyle, Türkiye’ye kendisine kadar gelen padişahların hiçbirisinin kazandırmadığı en büyük şerefi kazandırıp ülkeyi hilâfetin merkezi hâline getirir. İşte böyle bir sefer dönüşünde de Üsküdar’a kadar gelir; İstanbul halkının şehrayinler tertip ederek coşkuyla kendini karşılayacaklarını duyar ve lalasına, “Lalam! Böyle bir şey uygun düşmez; biz ne yaptık ki! En iyisi biz geceyi Üsküdar’da geçirelim de halk uyurken sessizce Topkapı’ya geçeriz.” der. Bunları bilmemize rağmen şimdi biz bu zatın da Müslümanlığı bihakkın temsil etmediğini söylersek, İslâm’ı temsil etmiş birisini göstermek zannediyorum çok zor olacaktır.

Efendimiz’in tezyif edildiği bir piyes karşısında Avrupa devletlerine meydan okuyan ve devrinde “Kızıl Sultan” diye tanınan bir hükümdarın bu mevzudaki hassasiyetini düşündüğümüz zaman, Efendimiz’e bağlılığın ne ölçüde olduğunu, dinin en küçük meselesine dahi ne denli saygılı bulunduğunu görürüz. Şimdi buna İslâm’ı yaşamadı mı diyeceğiz?

4