Asr-ı Saadet’te bu istikamette cereyan eden bir başka olayı da, Abdullah İbn Hüzafetü’s-Sehmî anlatır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu büyük insanın emrine bir müfreze vererek bir yere gönderir. Orada emrindekilerden birinin itaat düşüncesinde kusur ettiğini anlayan Hz. Abdullah bir ateş yaktırır ve “Kendinizi bu ateşe atın!” emrini verir. Bu emir karşısında bazıları doludizgin kendilerini ateşe atmak ister. Bazıları ise “Biz ateşten kaçıp Allah Resûlü’ne iman ettik, şimdi kendimizi ateşe mi atacağız?” deyip geri dururlar.
Sefer dönüşü meseleyi Allah Resûlü’ne anlatırlar. Efendimiz, “Eğer o ateşe girseydiniz ebediyen çıkamazdınız!” karşılığını verir. Çünkü bu bir intihardır. İntihar ise Allah’ın yasak ettiği bir ameldir. “Hâlık’a isyanın bahis mevzuu olduğu bir yerde mahluka itaat yoktur.” Haram olduğu kat’î olan meselelerde hiç kimseye itaat edilmez.
İşte bu ve benzeri misallerden hareketle, sahabeyi o cahiliye Arap anlayışından uzaklaştırıp, itaat duygu ve düşüncesi ile dolduran sırrı keşfetmek ve onu hayata geçirmek, resmî müesseselerde idarecilerin, sivil toplum hareketlerinde de umumun kabul ettiği şahısların görevleri olmalıdır. Meselâ, bu çerçevede Üstad Bediüzzaman’ın “Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit vaziyetini takınamaz.” ölçüsüne uygun hareket etmek çok önemlidir. Bu, insanları köle gibi kullanmama, bulunduğu makamı baskı unsuru gibi görmeme, mütekabiliyet çizgisi içinde iş yapma ve yaptırma şeklinde anlaşılabilir.