Yine o dönem anlayışı içinde, Araplar bir köleye hiçbir zaman -hele bu bir de siyahî ise- insan nazarı ile bakmazlardı. Sanki onlara göre, Allah’ın iki kulu vardı da bunlardan birine “Şeytan ol!” dedi; o da gidip siyah oldu. -Bugün pek çok siyahlar bunun aksini düşünürler- Onun için Bilal-i Habeşî (radıyallâhu anh), Ümeyye b. Halef’in yemek yediği odaya girme hakkına bile sahip değildi. Yani köle, insan mı değil mi, şayet bu köle siyah ise, hayvan mı insan mı meselesinin münakaşası yapılırdı. İslâm geldi ve köleleri öyle bir mevkie yükseltti ki, meselâ, saçları siyah ve kıvırcık, dudakları iki parmak kalınlığında أَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ derken ش harfini çıkaramadığından dolayı أَسْهَدُ diyen Bilal-i Habeşî (radıyallâhu anh), Bedir’de eşrâf içinde hâdiselere müdahale edebiliyor ve görüşlerini ortaya koyabiliyor.. ve Hane-i Risaletpenâhî’ye İbn Mesud’la aynı hakka sahip bir şekilde girip çıkabiliyordu.
Bunlardan bir diğeri Efendimiz’in azatlı kölesi Zeyd b. Hârise’dir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Zeyd b. Hârise’yi içinde Cafer b. Ebî Talib, Abdullah b. Revâha, Halid b. Velid.. (radıyallâhu anhüm) gibi soylu harp dâhileri ve savaş kahramanları bulunan ordunun başına kumandan tayin etti ve önemli bir harbe gönderdi. Bunlar cahiliye dönemi anlayışlarını bir kenara iterek azatlı köle de olsa kumandan Hz. Zeyd’e (radıyallâhu anh) itaat ettiler.
Kaderin garip cilvesine bakın ki, aradan geçen onca yıldan sonra, yine Bizans üzerine gidecek bir orduya Nebiler Sultanı, Hz. Zeyd’in oğlu Üsame’yi kumandan tayin etti. Bu defa da ordunun içinde Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (radıyallâhu anhüm) gibi devasa şahsiyetler vardı.