İçeriğe geç

Bize gelince; Nûr sûresindeki bu nur; “Allah’ın, içlerinde şan ve şerefinin yükselmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdir; onların içinde sabah akşam O’nu tesbih ederler…”1 âyetiyle irtibatlı, daha doğrusu bu âyetle yakın bir münasebeti olduğunu zannettiğim bu İbn Erkam hanesinin temsilcileri, Müslümanlığın yeniden bir kez daha gönüllere duyurulmasında âdeta minare şerefeleri gibi bir vazife görmüşlerdir. Zaten Bediüzzaman da kendi durumunu anlatırken “13. asrın minaresinin başında durmuş, sûreten medenî, sîreten geri insanları camiye davet ediyorum.” demiyor mu? Aslında o, herhangi bir minarenin başına çıkarak ellerini kulaklarına koyup bağırmış değildi. Ama o, Barla’daki minaresi ve o minarede bir şerefe rolünü üstlenen -bugün de hâlâ bütün heybetiyle ayakta duran çınar ağacının yanındaki- mübarek âramgâhından sesini insanlığa duyurmaya çalışmıştı. Bu, -bana göre- İbnü’l-Erkam’ın evi, Allah Resûlü’nün saadethanesi ve Gazzâlî’lerden, İmam Rabbanî’lerden geriye kalan, her yanıyla nuraniyet ifade eden bir minare şerefesiydi.

Bu münevver evlerin kendine has özellikleri vardır. Buralar öncelikle insanların, insanlık yanlarından ötürü meydana gelebilecek boşlukların kapatıldığı yerlerdir. Plan ve projelerin üretilip, metafizik gerilimin sürekliliğinin sağlandığı ve neticede Üstad’ın “Hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir.” dediği türden yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kudsî mekânlardır.

3