İşte bu kriterlerin bir bütün olarak ele alınmaması sonucu reddedilen nice Kur’ân âyeti ve hadis vardır ki, ilmin gelişmesine paralel, onların gerçek olduğu yine ilmî verilerle teyit edilmiştir. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim’de, ceninin anne rahminde geçirmiş olduğu embriyolojik safhaların anlatılması. Mutezilî mânâda rasyonalist olan Ömer Hayyam’a bu mesele sorulduğunda, bu âyetlerde asıl anlatılmak istenen şey bu değil deyip, Kur’ânî gerçeklere karşı çıkmıştır. Veya bir kısım ulema, Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, haşre, kıştan sonra baharın gelmesi kat’iyetinde inanılması mümkünken, “Akıl mikyası ile ölçülecek bir şey değil, sadece inanılır.” demişlerdir. Zira bunlar, bahsi geçen olaylarda aklı ve müşâhedeyi esas almış, temel esasları bile tevil yönüne gitmişlerdir. Farabî, İbn Rüşd gibi dâhi kişiler bile, birtakım Batılı felsefe cereyanlarının etkisi altında kalıp, peygamberlik ve vahyi anlatırken -hâşâ- bunlara bir kurgu olarak bakmakta ve sonra da bunun dışarı aksettirildiği iddiasında bulunmaktadırlar.
Bazıları da feylesofların, akıllarını kullanarak ihraz etmiş oldukları makam itibarıyla, peygamberlerden daha üstün olduklarını kabul etmişlerdir. Onlar Allah’ın; peygamberlerin dünyada vazife yaparken şakaklarını zonklatırcasına, göbeğini çatlatırcasına bir performans sergileyeceklerini bildiği için peygamberliği bir avans olarak onlara verdiğini düşünememiş, bu espriyi kavrayamamışlardır. Bu yönüyle feylesoflar, Aristo’nun birer nakilcisi ve çırakları kabul edilebilir.