Haber-i mütevatir, İslâm’a göre ilmin sebeplerinden üçüncüsüdür. Bu, iki ayrı kategori içinde mütalâa edilebilir: Birincisi; yalan üzerinde ittifakı imkânsız denecek ölçüde insanların verdiği haber. Meselâ, Amerika’ya gidip görmediğimiz, oranın keşfinde bulunmadığımız hâlde varlığından şüphe etmemekteyiz. Çünkü biz orayla ilgili haberleri bu tür bir kaynaktan almakta ve öyle değerlendirmekteyiz. İkincisi; semavî vahiy, yani Kur’ân’dır.
Evet, insanlar bazen akıllarının altında kalıp ezilebilirler, pozitivizm karşısında nakavt olabilirler. Fakat meseleleri bir de vahy-i semavînin tayfları altında değerlendirdiklerinde, daha sağlam ve yanılmaz bir bilgiye ulaşacaklardır. İlim dünyası bu şekilde örgülenip işlendiğinde, ilimden beklenen şey ancak o zaman hâsıl olacaktır. Öyleyse gerçek bilgiye ulaşmak için, bu üç esasın birden ele alınması ve kriter olarak kabul edilmesi gerekir.
Aksi hâlde ikinci asırda Ömer Hayyamlarla başlayan ve sonraları “İslâm Rasyonalizmi” adı altında devam edip giden her şeyin temeline akıl ve mantığı oturtan anlayış esas alınacak olursa, Kur’ân’ın bir kısım âyetlerinin reddedilmesi ya da yanlış teviller içine girilmesi kaçınılmazdır. Veya sadece his-tecrübe esas alınırsa “Gördüğümden, duyduğumdan.. başka bir şeye inanmam.” denilmek zorunda kalınacaktır. Bu ise, aklın ortaya koyacağı her şeye başkaldırmak anlamını taşır. Aslında her iki durum bir cihetle Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış olduğu kâinatta insanların, kendi akıl, mantık ve his hendeselerine uygunluk arayışı içine girmeleri demektir. Buna göre akıl-mantık-his kriterlerine uyan şeyler doğru, uymayanlar da yanlıştır. Oysaki Allah (celle celâluhu), “Göklerin ve yerin yaratılışına insanları şahit tutmadık.”1 demekle, semavî vahyin hesaba katılmadığı her iddianın zan ve tahminden ibaret olacağına işaret etmektedir.
Dipnotlar
- 1 Kehf sûresi, 18/51.