Özellikle 1999 Haziran’ında maruz kaldığım kaset fırtınasında ben de akla hayale gelmedik iddia ve ithamlarla karşı karşıya kaldım. En yararlı sözleri sağa-sola çekmek, bölüp parçalamak ve montajlarla farklı kalıplara dökmek suretiyle en olumlu gayretleri kundaklayanları görünce çok şaşırdım, çok üzüldüm ve o kötü niyetli insanları Azîz u Kahhâr’a şikayet etmekten kendimi alamadım. Fakat, ben o isnat ve iftiraları defalarca yalanlasam ve işin aslını onlarca kez anlatsam da, gördüm ki, insanların ağzına fermuar vurulmuyor. Bu açıdan, o türlü saldırılar karşısında kanunlar çerçevesinde bazı şeyler ortaya koymakla beraber sabr-ı cemile sığınmak gerektiği kanaatine vardım.
Evet, her şeye rağmen sabretmek ve hemen hafakanlara girmemek lazım. Kabul etmek gerekir ki, saldırmak ve ısırmak bazılarının tabiatı olmuş. Değişik münasebetlerle ifade ettiğim gibi; misliyle mukabele etmek, bizim kitabımızda zalimce bir kaidedir; dövene elsiz, sövene dilsiz davranmak ise, vicdanlarımızla aramızdaki mukavelenin gereğidir.. ne yapalım, Cenâb-ı Hak, bize insanları ısırmak için bir diş, parçalamak için de vahşî bir pençe vermemiş! Zaten, insan, yerine ve konumuna göre o kadar çok ısıranla karşılaşır ki, kendisini her ısıranı ısırmaya kalksa ağzında hiç diş kalmaz.