Başkanlık Kimin Hakkı?
Soru: Tasavvufla alâkalı kitaplarda, insanı en çok tesir altına alan kötü huylardan birinin riyâset tutkusu olduğu ifade ediliyor. Bu tehlikeli istek belli seviyedeki idarecilerle mi alâkalıdır yoksa herkes için mi söz konusudur? İdarî bir vazife ile karşı karşıya kalma durumunda düşünce istikameti nasıl olmalıdır?
Cevap: “Riyâset” kelimesi, bir işin idaresini üstlenmek, önde bulunmak, başkanlık yapmak, reis olmak ve başı tutmak gibi manaları ihtiva etmektedir. Aslında riyâset denilince, genellikle devlet başkanlığı, başbakanlık, bakanlık, valilik, kaymakamlık gibi idarecilikler akla gelmektedir. Fakat, dünden bugüne Hak dostları, tanınan, bilinen ve herkes tarafından anılan ünlü, namlı ve makbul bir insan olmayı da riyâset çerçevesinde değerlendiregelmişlerdir. Değerlendirmiş ve baş olma sevdasını Allah dostları için çok büyük bir tehlike olarak görmüşlerdir. Hatta, önde olma ve başı tutma isteğini “riyâset şehveti” olarak ifade etmiş ve onu diğer beşerî zaaflardan daha helak edici bulmuşlardır. Bundan dolayıdır ki, selef-i salihîn arasında “Evliyânın kalbinden en son çıkan kötü huy riyâset tutkusudur!” sözü pek meşhur olmuştur.
Tanınan, bilinen ve sözü dinlenen bir insan olma isteği, hemen herkeste az-çok bulunur. Fakat bazıları mülâhaza ufuklarını daha önemli meselelerle donatır, nazarlarını daha kıymetli hedeflere bağlar, sürekli daha yükseklere bakar ve bu sayede o hissi baskı altına alırlar. Evet, şayet insan meâlîye müştaksa, zihnini yüce fikirlerle aydınlatmış ve gönlünü ulvî hakikatlerle mamur kılabilmişse, bu âlemin geçici lezzetlerine değil de ahiretin ebedî güzelliklerine meftun olmuşsa, onun için dünyevî makam ve mansıplar çok önemsiz kalır. Mesela, Hakk’a kulluğu en büyük pâye kabul eden, Allah’ın rızasını kazanmayı yegâne hedef olarak belirleyen ve o hedefe ulaşmanın biricik yolunun da i’lâ-yı kelimetullah olduğuna inanan, dolayısıyla rıza-yı ilâhîyi tahsil istikametinde i’lâ-yı kelimetullaha ve nâm-ı celîl-i Muhammedîyi bütün cihana duyurmaya kilitlenen bir kul, kendisine riyasetlerin en büyüğü bile teklif edilse, asla dönüp bakmaz, ona kat’iyen meyletmez ve yürüdüğü yolu değiştirmeyi hiç düşünmez. Ne var ki, böyle bir istiğnâ ve ferâgât ancak ehl-i iman için söz konusudur. Dünya tâliplerine gelince, onların hemen hepsi, en küçük bir makam için hayatını feda edecek kadar şöhretperestlik hissiyle dopdoludur.