Aynı kaynaktan beslenenler de tıpkı her şeyi bizim gibi duyar, bizim gibi değerlendirirler. Aksine, bizimle aynı memeden süt emmeyenlerle düşünce kardeşliği -dolayısıyla da, beğendiğimiz şeyleri takdir etmeleri- söz konusu olmayabilir. Bizim kimseye bir şey demeye hakkımız yok; tabiî kimsenin de bize.
İslâm, toplumun değişik kesimleri arasında imtiyazın karşısındadır ama o, ilmi ve ilim adamını yükseltir ve tebcil eder.
İbn Mâce’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, “İlim talep etmek her Müslümana farzdır.”25 denilmektedir. Bazı ilimler farz-ı ayn, bazıları da farz-ı kifâye olarak, her Müslüman ilim edinme mecburiyetindedir ki, bir başka hadislerinde Efendimiz şöyle buyururlar:
“Bir kimse ilim yoluna girince, Allah (celle celâluhu) da ona Cennet’e giden yolu kolaylaştırır.”26
İlim, bizden bu denli tebcil ve saygı görür; bizim mânevî yapımız, iç heyecanlarımız, tefekkür hayatımız da hep bir dantelâ gibi ilim aşkı, ilim düşüncesi etrafında örgülenir.
9. İnsanı Ruh ve Cesediyle Kavrama
Cemiyet hayatı fertle başlar. Fert âdeta, cemiyet organizmasının atomları durumundadır.
Cemiyeti gökteki sistemlere benzetecek olursak, fert o sistem içindeki bir yıldız gibidir. Nasıl organizma bütünü ile atom arasında ve yine gökteki sistemle o sistemin bir parçası olan yıldız arasında bir bütünlük var, öyle de fertle cemiyet arasında da aynı şekilde bir bütünlük mevcuttur. Ancak bu bütünlük evvelâ ferdin kendi yapısında başlamaktadır. Biz buna ‘ruh ve ceset’ veya ‘madde ve mânâ’ bütünlüğü diyoruz.
İslâm, ruhun yanında bir ceset, maddenin yanında bir mânâ, içtimaînin yanında bir iktisadî ve bütün bunların yanında da bir ahlâk ve terbiye demektir ki, onda topyekün bütün bir hayatın solukları duyulur, nefesleri hissedilir.
Dipnotlar
- 25 İbn Mâce, mukaddime 17.
- 26 Müslim, zikir 38; Tirmizî, ilim 2; İbn Mâce, mukaddime 17.