İçeriğe geç

Kur’ân, hayatı bütün realiteleriyle ele alır ve müntesiplerine öyle bir hayatı talim edip öğretir. Meselâ, aklın mevcudiyeti bir realitedir. Kur’ân bunu böyle kabul eder ve çok meseleleri akla havale ederek, “Akletmiyorlar mı?” der.

Ancak, İslâmiyet’te akıl hiçbir zaman kendi hâline ve başıboş bırakılmamıştır. Kur’ân’a göre o, mutlak bir esas değildir; belli ölçüde o, vahyin ve Kur’ân’ın ilâhî prensipleriyle kayıt altına alınmıştır. Bu prensipler akla rehber olmuş, akıl da bu rehberlik sayesinde yaradılış hikmetine uygun olarak vazifesini yerine getirmeye çalışmıştır.

Aslında, insanın mahiyetine yerleştirilmiş olan diğer duygular için de durum aynıdır: Şehvet, öfke, kin ve inat; iffet, gayret ve hakta sebat şeklinde tezahür ettiklerinde; ilim de, irfan ve muhabbet ufkuna yükseldiğinde istikamet korunmuş olacaktır.

Evet, Kur’ân-ı Kerim bize, mahiyetimizdeki bu duygulardan böyle semere almayı talim eder. O bizdeki bu duyguların mevcudiyetini nefyedip, fıtratımızla çatışmaz, bizi böyle bir çatışmaya zorlamaz. Aksine bizi ifrat ve tefritten koruyarak itidal ve istikamete sevk eder.

Kur’ân’ın aydınlık ikliminde:

Akıl, ifrat noktasında cerbezeye, tefrit noktasında ahmaklığa düşülmeden istikamet çizgisinde hikmet televvünlü ruhun bir refîki;

Şehvet, ifratıyla bohemlik ve fuhşa, tefritiyle cismaniyete bütün bütün sırt çevirip humûdete düşürmeksizin istikamet çizgisinde, meşruiyetle mukayyet “iffet” unvanıyla nefs-i nâtıkanın belli bir perdeden sesi soluğu;

İnat,önyargı ve bâtıl saplantılar gibi ifrat, her şeye “evet” deme ve boyun eğme gibi tefrite mukabil hakta sebat etme çerçevesinde Cenâb-ı Hakk’a karşı bir sadakat vesilesi;

Cesaret, ne tefritindeki korkaklık, ne de ifratındaki tehevvür, Müslüman olarak her zaman dimdik, ama müdebbir bulunmanın temel unsuru;

57