Zira Kur’ân, Varlığın Medar-ı İftiharı’na inmiş bir kitaptır.. ve her devirdeki Kur’ân talebeleri de bir mânâda o kitabın mübelliğinin çırakları sayılırlar. Onların arasında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi büyük dehâlar, dünyaya meydan okuyan kahramanlar, Bedir’de aslanlar gibi savaşanlar, Uhud’da sarsılmayıp yerinde sebat edenler, Hudeybiye’de çetin bir imtihanı başarıyla atlatan firaset erleri gibi öyle mükemmel ve yetenekli insanlar çıkmıştır ki, bunlar geçmiş dönemlerde dünyaya gelselerdi nebiler gibi tazim görürlerdi.
Kur’ân davası, dağları yerinden oynatacak azamet ve ağırlığı ile Hz. Ebû Bekir’in omuzlarına yüklendiği zaman cidden güçlü bir omuz bulmuş oluyordu… O, Faruk-u Âzam’la şehbâl açıyor ve Hz. Osman’la dünyanın dört bir yanına yayılıyor ve bütün cihanı âdeta vesâyâsı altına alıyordu.
Hz. Ali’ye gelince; onunla Kur’ân’ın apayrı bir buudu keşfolunmuştur. Kur’ân, evvelâ onun gönül deryasında bâtınî derinliğiyle inkişaf ediyor, daha sonra da mevceler hâlinde bütün tarikatları, tekke ve zaviyeleri netice veriyor.
Nice büyük veliler ve onları kanatları altına alan mücedditler hep bu mektebin çırakları sayılırlar. Hz. Ali’nin gönlü buna bir çekirdek olmuştu ve bundan tûbâmisal bir şecere-i tayyibe gelişip neşv ü nemâ bulmuştu. Ondandı büyük çoğunluğu itibarıyla bütün evliya, asfiya, ebrar ve mukarrabîn.
Esasen, her bir sahabiyi tek başına ele alıp değerlendirmek mümkündür. Onların hemen hepsi gökteki melekleri gıptaya sevk edecek kadar seçkin ve asildirler. Ancak konunun o kadar tafsilata müsait olmadığı da açıktır.