İçeriğe geç

“خَتَمَ اللّٰهُ cümlesiyle; kalb ile vicdan, nur-u iman sayesinde hakâik-i ilâhiyenin tecellisine mazhar olmakla menba-ı kemalât, hayattar ve ziyadar oldukları hâlde; küfrün ihtiyar edilmesiyle zulmetli, ıssız, haşerât‑ı muzırra yuvasına inkılab ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki, o korkunç yuvadaki akreplerden, yılanlardan içtinab edilsin.”[4] Yani kalbi mühürlenmiş bir kimse, Müslümanlar arasında kâfir olarak bilinirse, Müslümanlar onun küfründen korunmuş olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de Müslümanların, münafıklar hakkında müteyakkız olmaları telkin edilerek, sosyal hayatlarını sarsıntılardan korumaları adına onlar hakkında geniş açıklamalarda bulunulmuştur. Zira münafık, gizli düşmandır. Kâfir ise Allah’ın, kalblerine, sem’lerine ve basarlarına mühür vurduğu açık düşmandır. Dolayısıyla Müslümanlar, onlar hakkında gerekli tedbirleri alıp kendilerini koruyabilirler. Zaten إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا âyetinde de işte bu “bilinen kâfir” mânâsı kastedilmiştir. Sahabe ve tâbiînden pek çok kimse, bu kâfirlerin Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve İbn Ebî Muayt gibi malum ve önde gelen kâfirler olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca bu ifadeden, kıyamete kadar gelecek olan bütün kâfirlerin, hususiyle de onların elebaşlarının kalb, sem’ ve basarlarının değişmeyen âdet-i ilâhiye çerçevesinde mühürleneceğini anlamak da mümkündür.

Yine Bediüzzaman Hazretleri, خَتَمَ اللّٰهُ ifadesinde lafzatullahın mütekellim zamiri yerine sarih olarak zikredilmesiyle alâkalı şöyle bir nükte zikretmektedir:

“اللّٰهُ : Zamir-i mütekellimin yerine ism-i zâhirin gelmesi, tekellümden gaybete iltifattır. Ve bu iltifatta latif bir nükte vardır. Şöyle ki: لَا يُؤْمِنُونَ’den sonra بِاللّٰهِ mukadder ve menvî (maksud) olduğuna nazaran, sanki nur-u mârifet onların kalblerinin kapılarına geldiğinde kalblerini açıp kabul etmediklerinden, Allah da gazaba gelerek onların kalblerini hatmetti (mühürledi, kapattı).”[5]

213