İçeriğe geç

ثَمَرَةٍ kelimesindeki tenvin tenkîr için olduğundan “herhangi bir meyvesinden, hangi meyvesi olursa olsun” demek olur. Bundan şu mânâ anlaşılabilir: Peşi peşine, müteşâbih olarak gelen bu nimetler, ihsanlar bütün Cennet’teki nimetlere şamildir. Yani onlarda, bir şey yedikleri zaman daha evvel onu tattıkları kanaati, keza bir şey içtikleri zaman onu da daha önceden yudumladıkları düşüncesi hâsıl olacağı gibi, zevk ve haz duyacakları bir manzaraya baktıklarında benzerinin sebkat ettiğini, zevceleriyle mülâtefe ve muâşakada bulunduklarında aynı şeyleri hissedeceklerdir. Evet, onlar orada, her şeyde sürüp giden bir yenilenme ve tazelenme içinde ayniyete yakın bir gayriyetin cereyan ettiğini müşahede edeceklerdir.

قَالُوا kelimesi mazhariyetler muhaveresini gösteriyor; şöyle ki, oradaki bütün muhavereler, niam-i ilâhiyenin onların başlarına sağanak sağanak yağdığını anlatma istikametinde cereyan etmektedir ki, bu da baş döndüren o nimetlerin tatlı muhaverelerle taçlanması demektir.

هٰذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ ifadesi, رُزِقْنَا kelimesiyle işaretlemektedir ki, burunlarının dibine kadar yaklaştırılmış bulunan bu nimetler dünyada esbap perdedârlığı ile farklı şekilde sunulsa da, onlar da Cenab-ı Hakk’ın ihsanı olarak verilmişti. Evet, dünyaya ait nimetler verilirken de yine Allah’ın eliyle lütfedilmişti. Hatta bu nimetleri ilan adına yapılan tekbirler, tahmidler, tehliller de yine Allah’ın (celle celâluhu) bize lütfu ve ihsanıdır; Cenab-ı Hakk’ın bunlara muvaffak kılmış olması da ayrı bir hamd ü senâ ister. Bunların neticesi ve semeresi olan Cennet nimetleri de başka değil, yine Cenab-ı Hakk’ın lüftunun tezahürüdür. Yani baştan verilen şey, sebep olarak Allah’ın lütfu, netice de yine Allah’ın lütfudur. O neticeye terettüp eden hamd ü şükür de O’nun (celle celâluhu) daha farklı bir lütfudur. Bunları رُزِقُوا ve رُزِقْنَا kelimelerinden çıkarıyoruz.

542