Keza أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِه نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz ilk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır, hayır (onlar da öyle olmadığını biliyorlar) ama yine de yeniden yaratılış konusunda şüphe içindeler. Andolsun, insanı Biz yarattık, nefsinin ona neler fısıldadığını da Biz biliriz; zira Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf sûresi, 50/15-16)
Evet, “Biz insana şah damarından daha yakınız.” ifadeleriyle kevnî hakikatlerin içinde ulûhiyete ait hakikatlerin câmi bir mahiyette takdimi, Kur’ân-ı Kerim’in hassa-i lazimesidir ve başka hiçbir beşerî ifadede bunu bulmak mümkün değildir. Bu da Kur’ân-ı Kerim’in ayrı bir câmiiyetidir.
Ayrıca, Kur’ân-ı Kerim’in gayptan verdiği haberler de üzerinde durulacak önemli bir konudur. O, gerek mâziden gerekse istikbalden pek çok hâdiseye temas eder. Geçmişe ait hâdiseler açısından onun ele aldığı konulara o detaylarla hiç kimse temas etmemiştir. Hatta câmi tarih dedikleri, tarihçilerin babası saydıkları Heredot’un kitabında bir kısım kavimlerin tarihinden bahsedilirken, “kurûn-u ûlâ”ya ait Âd kavmi, Semûd kavmi ve Hazreti Nuh kavmi gibi milletlere müteallik hiçbir beyan yoktur. Oysaki bugün bazı araştırmalar, bu toplumların hem de Kur’ân’ın haber verdiği çerçevede yaşamış olduğunu ortaya koymakta, Kur’ân-ı Kerim’in mâziden verdiği bu haberlerin ayn-ı hakikat ve mahz-ı hak olduğunu ispat etmektedir.
Kur’ân-ı Kerim istikbalden de haber verir. Rûm Sûresi’nin başındaki, Fetih Sûresi’nin sonundaki âyetler, Mâide Sûresi’ndeki وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ “Allah Seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır.” (Mâide sûresi, 5/67) beyanı ve daha niceleri, istikbale dair Kur’ân-ı Kerim ne haber vermişse hepsinin aynıyla zuhur ettiğini göstermektedir.