İçeriğe geç

Bu, esasen onların muhâdaalarına, Müslümanlar aleyhindeki komplolarına, keydlerine, mekirlerine sebebiyet veren ruhî, ahlâkî, fıtrî hastalıklarının bir sonucuydu. İşte böyleleri için hem dünyada hem ahirette azab vardır. Bu azab-ı elimi anlatan cümle, hem muhâdaanın hem inanmadıkları hâlde inanmış görünmenin hem de kalblerinde maraz bulunmasının neticesi olarak şöyle noktalanmaktadır: وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ Yani onlar için dünyada ve ukbada azabın elim olanı ve en can yakanı vardır. Bu onların yalan söylemeleri veya Peygamber’i yalanlamaları sebebiyle, bu mevzuda bir mahiyet kazanıp ikinci bir fıtrat iktisap etmelerine ceza olarak verilmektedir.

Bir hakikati yalan sayma, bir şeyi tekzip etme ve yalan söyleme Allah nazarında büyük bir cürüm, büyük bir hatadır. Bunların başında da, birinci âyette gördüğümüz gibi, göz göre göre hilaf-ı vâki beyanda bulunma gelmektedir. Şöyle ki, onlar: يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ “Gerçekten inanmadıkları hâlde Allah’a ve ahiret gününe inandık derler.” Bu itibarla da her şeyden evvel onlar, Allah’ın görüp bildiğini bildikleri hâlde yalan söylüyorlar. İşte bu insanlara, kevnî hakikatlere ve nefislerine karşı yalan söylemelerinin mukabili olarak dünyada ve ahirette kendileri için can yakıcı bir azap vardır. Yalan söyledikçe de her yalana mukabil vicdanlarında –varsa vicdanları– azap duyacaklardır.

اَللّٰهُمَّ أَجِرْنَا وَقِنَا النِّفَاقَ وَالشِّقَاقَ وَالْاِفْتِرَاقَ وَالضَّلاَلَ، آمِينَ.

[1] Buhârî, îmân 39, büyû’ 2; Müslim, müsâkat 107.[2] Bkz.: Buhârî, merdâ 1; Müslim, birr 51; Tirmizî, cenâiz 1.

266