Aslında, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’yi teşrif ettiği dönemde, inanç noktasında bunların kalblerinde ciddi bir hastalık vardı ve böyle bir hastalık içinde bulunduklarından, başkalarını da kendileri gibi hasta görüyorlardı. Evet karşılaştıkları herkesi aynı hastalıklarla malûl görüyorlardı. Yani onlar, kendileri gibi başkalarını da ahiret hakkında tereddüt içinde, Allah hakkında bozuk anlayışlı, tabi, amel noktasında da zikzakları olan, fikrî, aklî, amelî, ahlâkî, ruhî reybîlik ve tereddüt içinde zannediyorlardı. Aslında insan kendinde bulunan bir hastalığı, karşısındaki insanda da vehmeden bir karaktere sahiptir. Böyle bir ruh hâleti içinde bulunan tali’siz, biraz da öyle görmek istediğinden, başkalarını da kendi vehm ü hayaliyle değerlendirir ve aynı şeyle malûl görür.
Bunun gibi, onlarda potansiyel ciddi bir maraz vardı; günü gelip de Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz Medine’yi teşrif edince –daha evvel arz ettiğim gibi– bir kısım kuruntularla oturup-kalkan kimselerin plân, tasavvur ve ümniyeleri altüst olmuştu. O gün bir dünya hâkimiyeti kurmak isteyen inkârcı düşünce, gelişen Müslümanlık karşısında küfrünü gizleme yoluna girivermişti. Küfür zâhiren gizlenince nifak düşüncesi doğmuştu. Onlar zâhiren Müslüman görünüyorlardı ama içlerinde korkunç bir küfür hükümfermâ idi. Küfür düşüncesi onların cibilliyetlerine, fıtratlarına ve ruhlarına öyle sinmişti ki, artık tefrik etmeden Nebi’ye karşı da keyd ve mekrde bulunmaktan çekinmiyorlardı. Hatta Allah’a karşı bile küstahça hileye, hud’aya kalkışıyorlardı.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye geldiği zaman, bu tür marazla malûl olan bu kimseler, karşılarında böyle bir Nebi’yi görünce tamamen sukût-u hayale uğradılar ve altüst oldu plânları. Bu sebeple Cenab-ı Hak da, فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا “Onların hastalığını artırdı.”