İçeriğe geç

فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا : فِي burada zarf içindir. Yani bu maraz, bedenî hastalıklar gibi, tıbbın zâhirî bir muayene veya laboratuar tahlilleriyle teşhis edebileceği türden bir hastalık değildi; kalb hastalıklarındandı. Sanki kalb, bedenin her köşesine hayat suyunu püskürttüğünde, içinde bulunan hastalığı da her yana pompalamış oluyordu ki, inanmış gönüllere imanın hâkim olması gibi, bir sürü hastalıkla malûl bulunan bu kimselerin maddî-mânevî hayatlarına da iç içe marazlar hâkimdi. Dolayısıyla da bunlar hep hastalık görecek, hastalık duyacak, hastalık konuşacak ve herkesi kendileri gibi hasta sanacak, hasta şuuruyla akıl yürüteceklerdi. Zira hastalık onların kalblerindeydi.

Evet kalb, insanın cismanî varlığında, onun bizzat müteharrik kayyimi mesabesindedir, o durunca cismanî hayat da durur. Onun gibi mânevî kalb durduğunda da ruhanî hayat durur. Bu tevcihe göre onların o mânevî hastalıklarının da فِي zarfının işaretiyle, kalblerinin derinliklerinde olduğu anlaşılıyor. Evet, onlarda bu ana unsur hastaydı ve bütün sistemin de ahengi bozulmuştu. Sahih hadiste: أَلَا وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، أَلَا وَهِيَ الْقَلْبُ “Dikkat edin, bedende bir parça et vardır; o sağlıklı olduğu zaman bütün beden de sağlıklı olur, o bozulduğu zaman bütün beden de bozulur. Bilesiniz ki o kalbdir.”[1] buyrulur ki, çok önemlidir. Biz, bu iki kalbin birbiriyle alâkasını, عَلٰى قُلُوبِهِمْ’in tefsirinde arz etmiştik. İşte Kur’ân-ı Kerim, onların kalblerinin içinde hastalık var derken, asılda hastalık var; öyleyse diğer uzuvlara da sirayet edecek demektedir.

263