O gün cahiliye devrinin şairleri hep belli temaları işliyorlardı; bunlar da daha ziyade kadın, neşe, deve ve at türü şeylerdi. Tarafe’nin şiirlerine baktığımızda, meliklerin destanlaştırıldığını, harplerde mızrak atmanın ve kılıç darbelerinin tasvirlerini görürüz. Bütün cahiliye şiirini tetkik ettiğimizde bu tür şeylerin dışında bir tek kelime söylemedikleri görülür. Bunlar çok güzel resmedilmiş olabilir ama böyle bir darlık içindedir. Herkes bu tür mevzulara vâkıf olduğundan, malzemeyi bu hususlarda rahat kullanmışlardır. Kur’ân-ı Kerim ise bunların hepsini bâtılı tasvir saymış ve insanlığın dünyevî-uhrevî problemlerini ve onların çarelerini dillendirmiştir. Evet, Kur’ân-ı Kerim, hayatî şeylerden bahsetmiş ve kullandığı kelimeler ve ortaya koyduğu düşünce sistemiyle tamamen farklı bir derinlik sergilemiştir. Bugün dildeki devrim ve insanın fikrî yapısının devamlı değişmesi karşısında nesiller, ortaya atılan mevzuları anlama hususunda çok zorluk çekiyor, hatta çok defa söylenenleri anlamıyor. Düşünce dünyası başka, bu düşünce dünyasını ifade eden terminoloji ise daha başka. Bir düşünün, o günün edibinin karşısına apayrı bir mevzu çıkıyor ve bütün o üdebâ ve büleğâ, işlenmemiş, yontulmamış, rötuşlanmamış yepyeni kelimelerle anlatılan bu terütaze mevzu karşısında dilini tutuyor, “Bunlar asla söylenemez!” diyor…
İkinci bir husus da şudur: وَالشُّعَرَۤاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ “Şairler var ya, bunların peşine ancak sapkınlarla çapkınlar düşer. Görmez misin onlar her biri bir vadide sözcüklerin, hayallerin peşinde dolaşır durur ve yapmayacakları şeyleri söylerler.” (Şuarâ sûresi, 26/224-226) âyetlerinin de ifade ettiği gibi şairler umumiyet itibarıyla mübâlağalar, mücâzefeler, bir kısım hilâf-ı vâki beyanlar ve yalanlarla meseleyi şaşaalandırarak şiirlerine ihtişam katıyorlardı.