İçeriğe geç

Bu mülâhaza bir bakıma itiraz şeklinde olsa da; diğer yönüyle meseleyi teslimden başka bir şey değildir. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onların iddia ettiği gibi kendisine isnat edilen Kur’ân-ı Kerim ve onun ihtiva ettiği hükümleri şahsen ortaya koyabilecek olsaydı bunları daha önceden de kendi namına söyleyebilirdi. Hâlbuki O, “Ben Allah’ın bir kuluyum ve mesaj da O’nundur.” diyor ve mütevazıâne ilâhî mesajı tebliğ ediyordu. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiçbir zaman kendisini nazara verircesine davranmamış, sunduğu şeyleri kendi nefsine, kendi anlayışına isnat etmemiş, hep ciddi bir tevazu ve mahviyet örneği sergileyerek “Bütün bunlar Allah’tandır.” buyurmuşlardır.

Öyleyse Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tebliğ ettiği Kur’ân-ı Kerim’in ihtişamını kabul ettikten, azameti, celâdeti ve haşmeti karşısında kendinizi inkıyada mecbur saydıktan ve şu anda içinde bulunduğunuz toplumda Kur’ân’ın bir benzerini getirebilecek herhangi bir ferdin bulunmadığına kanaat getirdikten sonra siz de teslim ediyorsunuz ki, Kur’ân, beşer takatini aşan bir harikadır.

Bu mevzuda hatıra gelebilecek bir iki hususu daha arz etmek istiyorum. Kur’ân-ı Kerim, bir sürü edip ve beliğin söz sahibi olduğu bir devirde nâzil oldu. Siz bunu belki elli bin defa hatiplerden işittiniz, belki elli bin defa da kitaplarda gördünüz ve okudunuz. O devir, Hazreti Musa ve Hazreti İsa (alâ nebiyyinâ ve aleyhimesselâm) devirlerinde hükümfermâ olan bir kısım harikulâde şeylere mukabil belâgatın hükümfermâ olduğu bir devirdi. Başka hususlardan daha ziyade o dönemde fesâhat ve belâgat inkişaf etmişti. Hakikaten cahiliye devrine ait eserleri mütalâa ettiğimizde bunu açıktan açığa görürüz.

467