Biz, Cenâb-ı Hakk’ı esmâsıyla biliyor ve sıfatlarıyla muhat tanıyoruz. O, zâtıyla da bizim için bir Mevcud-u Meçhuldür. Burası makam-ı hayret ve hayranlıktır. O noktaya gelince, kendimizden geçer ve şaşkınlığa düşeriz. Zira bu noktada dua ve dil yok, sükut vardır.
Allah hakkındaki malumatımız, isimlerinden gelmektedir. “Allah, insanı sûreti üzerine yarattı.” mânâsını, isimlerinin şu kevn ü fesat âleminde meydana getireceği bir varlık şeklinde yarattı olarak anlarsak, işte Allah insanı o isimlerinin meydana getireceği varlık, şekil ve sûretinde yarattı demek olur. Çok güzel resim veya heykel yapan bir sanatkâr düşünelim. Bu sanatkâr, kendinde bulunan bütün kabiliyetlerini ortaya dökerek bunların umumunun hulâsasından bir macun yapmaktadır.
Şimdi, Cenâb-ı Hak, esmâsının tecellîsiyle insanı yaratmıştır. Âdeta misaldeki macun gibi insanda bin bir esmânın tecellîsinin karışımı vardır ve bu ilâhî bir sanattır. İşte insan, bu Sanatkâr-ı A’zam’ın bir bakıma tecellî etmiş esmâ ve sıfatlarının âdeta hulâsası ve enmûzecidir. Bu noktadan insan, Cenâb-ı Hak sûretindedir. Ancak Zât-ı ulûhiyet sûretinde değildir. İnsan, Allah’ın esmâsının tecellîsi neticesinde meydana gelen bu ihtilat, imtizaç ve bunun meydana getirdiği bir mihraklaşma (odaklaşma) keyfiyetinden ibarettir.
Hadisin diğer rivayetinde عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ ifadesi geçmektedir ki, o zaman karşımıza başka bir mesele çıkmaktadır. Rahmân, Cenâb-ı Hakk’ın ism-i sıfatıdır. Bu, Allah’tan başka kimseye verilmez. Beşerden herhangi birisine Rahîm denilebilir ama Rahmân denilmesi caiz değildir.