İçeriğe geç

Bunu biraz daha açayım. Düşünelim ki, mekânın bize en uzak ucu, beş milyar defa beş milyar ışık hızıyla ötede bir yer olsun. Oradan bize, bizden de başka istikamete kadar büyük mekân içinde iki kutup tasavvur edelim. Rakamlarla ifade edilmeyen bu iki kutup arasındaki korkunç mesafe ve buud, bütün bu mekânda cereyan eden hâdiseler Allah’ın isimlerinin tecellîsi ile olmaktadır. Allah, o büyük nebülozlardan, vücudumuzu teşkil eden hücrelere, hücreleri teşkil eden atomlara tecellî ettiği gibi bizim kalblerimizde de tecellî etmektedir. En küçük âlemden, en büyük âleme kadar Allah bütün esmâsıyla mütecellîdir. Şimdi Zât-ı Bâri’nin sûretten, kemmiyet ve keyfiyetten uzak tam varlığı hakkında kanaate varıp “İşte şudur” diyebilmek için bütün mekânı birden görür bir göze, her hâdiseyi bilir bir kalbe ve her şeye muttali olan bir akla sahip olmak lâzımdır ki biz de bir fikir sahibi olabilelim. Cenâb-ı Hak, bütün bu kâinatta mütecellî olan ne kadar esmâ-i ilâhiye varsa, bunların fihristi olarak Hz. Âdem’i yaratmak sûretiyle bu fihristte toplamıştır. Onda sem’, basar, kelâm, ilim, şefkat ve merhametten bir mânâ vardır. Allah, onu esmâ-i ilâhiyenin âdeta nokta-i mihrakiyesi ve enmûzeci mahiyetinde bir varlık olarak yaratmıştır.

O hâlde Cenâb-ı Hak kâinata nasıl, ne denli ve ne keyfiyetle tecellî etmişse, bütün bu tecellîler insanda vardır. Bu vaziyetiyle insan, kâinatın bir nüsha-i kübrâsı, bir misal-i musağğarı mahiyetinde ve Allah’ın bütün esmâsının nokta-i mihrakiyesi şeklinde görülür. Allah’ı tanımak için insana bakmak kâfidir. Binaenaleyh insan, Allah’ın bir mir’âtı ve aynası olur. İşte bu mânâda عَلٰى صُورَتِه۪ denebilir.

10