Bir ikinci yaklaşım da şöyledir: Bütün mahlukat içinde Rahmân ü Rahîm Hz. Allah’ın rahmâniyetine en çok muhtaç olan varlık insandır. Diğer varlıklar annesinden doğar doğmaz, medar-ı maişetinin nereden geleceğini bilir ve birkaç dakika sonra da âdeta çevresine meydan okumaya başlar. Bir buzağı hemen annesinin ayakları arasında süt emeceği âb-ı hayat musluklarını bulur, emer ve ihtiyacını giderir. Ama insan 15-20 yaşına kadar hayrını zararını bilemez. Daima ihtiyacını hissettirir ve muhtaç olduğunu arz eder. Evet, o, bütün bir hayatı boyunca Rahmân ü Rahîm’e muhtaçtır. Hususiyle ebediyete uzanmış emelleri, arzularıyla, ahireti ve Cennet’i arzulayan istekleriyle Rahmân ü Rahîm’in tecellîsine o kadar çok muhtaçtır ki, onun sima-i mânevîsine bakan, onda sûret-i Rahmânı müşâhede edecektir.
***
Bin bir esmâ-i ilâhiyenin nokta-i mihrakiyesi olan bir nakş-ı a’zamla, kâinatın muhteşem bir dili ve dalı olabilecek, ahsen-i takvîme mazhar olan insanın ilm-i ilâhîde bir şekli vardır. İlm-i ilâhîdeki şekline göre Allah, Âdem’i yaratmıştır. Bu tevilde bir mahzur görmüyoruz. Bu şekliyle “عَلٰى صُورَتِه۪”deki “هُ” zamiri insana gitmektedir.
“هُ” zamirini Allah’a ircâ edenler de olmuştur. Bunun da masum bir tevili vardır. Allah, sûretten münezzeh, şekilden müberradır. Bu hakikati İbrahim Hakkı şu mısralarla dile getirmektedir: