İçeriğe geç

Yine fütuhat dönemi itibarıyla eğer idarî ve askerî bir dâhi olan Hz. Ömer gibi birine; yaşadığı o gâileli dönemde keza Hz. Ali gibi çok hakperest bir şahsiyete ihtiyaç vardı ve öyle oldu. İhtimal o zaman Hz. Ali yerinde bir başkası olsaydı, bazı haksızlıklar yapması kuvvetle muhtemeldi. Şöyle ki, bir yerde Havâric veya Nevâsıb toplanıp ona hücum plânları yaptıkları kritik bir durumda en yakın müşavirlerinden biri hakşinas Hz. Ali’nin yanına gelerek Haricîlerin ona karşı toplandığını söyler. İmam ona: “Ne bileyim bana hücum edeceklerini?” diye cevap verir. Kendisine tekrar: “Yâ İmam! Sana hücum etmek için toplanmışlar.” denilince; “Onlar bana hücum edecekleri âna kadar ben hücum edemem.” mukabelesinde bulunur. Evet, Hz. Ali işte o kadar hakperesttir. Üstad Hazretleri’nin o enfes ifadesiyle “… fitne-engiz hâdisatın zuhuru zamanında, Hz. Ali gibi harikulade bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Ehl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzımdı ki, dayanabilsin. Evet, dayandı…”2

Allah Resûlü, bu dört halifeye sırasıyla işaret eder ve onların mahiyetlerinde meknî potansiyel bir güç sayılan dehayı, kendine has talim ve terbiyesiyle ortaya çıkarır. Onları okutur, öğretir, yetiştirir, terbiye eder ve içlerindeki o kabiliyeti inkişaf ettirir. Elbette ki bu, çok uzun zamana vâbeste bir iştir, ama gerçekleştirilir.

2