Üç Şerefeli Cami’nin önüne idam sehpası kuruldu. O zaman henüz teşhir yasak edilmemişti. Halk seyretmek için toplanmıştı, güya ibret alacaklardı!. Hücresine onu getirmek için gittiğimde elleri bağlıydı. Şuurunda ihtilâl vardı. Buna rağmen beni görünce birdenbire değişiverdi. Hâlâ hayatta kalmanın yollarını arıyordu. Yaşasa da müebbet hapis yaşayacaktı. Belli bir seviyeye kadar yaşamış ve bir ailenin bütün fertlerini öldürerek kanlarına girmişti. Devamlı “Atatürk gelecek ve eve gideceğiz.” diyordu. Ben telkin edeyim dedim. O bunları hiç dinlemiyordu bile. Aksine hep kurtulma yollarını arıyordu. Hayatı tamamen bitmişti. Kendi de biliyordu ki, artık onu kimse bu dünyada durduramazdı. Vicdanımla onun bu ızdırabını çok iyi hissediyordum. Hayatını belli bir seviyeye kadar yaşamış ve hayatta kendisine tebessüm edebilecek hiçbir şey kalmamış olmasına rağmen o, burada çok sıkıntılı müebbet hapsi, yok olmaya tercih ediyordu…
Benzer bir hâdiseyi de bunun hemen arkasından yaşadım. Başka bir idamlık oldu. Yine beni çağırdılar. Bu defa teşhir yasaklanmıştı. Boylu boslu Mehmet adında bir çocuktu. O da bir çobanı kestiği iddiasıyla idama mahkûm edilmişti. Yanına gittim, bana hürmet etti. Ona “Seyyidül-istiğfâr”ı okumaya çalıştım. Abdest aldırayım dedim, olur dedi ama ayaklarını yıkayamadı; zira takati kesilmişti. Yaşayacağını yaşamıştı. Hayatı da sadece çobanlıktan ibaretti. Fakat buna rağmen yokluğa gitme var ya! İşte o bitiriyordu her şeyi. Kaldı ki, Allah’a da inanıyordu; haşre de, neşre de. “Ya olmazsa”ya gelince o da binde bir ihtimaldi.