Bu itibarla, Türkçe’nin böylesi önem arz etmesi, başta edebiyatçılar olmak üzere, herkese ciddî sorumluluklar yüklemektedir. Bu açıdan sadece mevcudu öğrenip-öğretmekle kalmayıp; büyük istidatlar yetiştirerek onlara ciddî sorumluluklar yüklememiz ve dilimizin gelecekte çok ileri bir seviyede temsil edilmesini sağlamamız gerekmektedir. Bunun için de, bir taraftan dilin kendi kurallarına uygun kelime üretirken, diğer taraftan da asırlardan beri kullanıla kullanıla dilimize mâlolmuş kelimelerin muhafazasının zaruretine inanıyorum. Evet, millete mâlolmuş bu kelimeler artık bizimdir ve dil zenginliğimizin bir buududur. Meselâ, medreselerimizde okutulan eski kitaplara baktığımızda, o dönemde kullanılan dilin, maksadı ifadede -günümüzde olduğu gibi (!)- istidradî birtakım açıklamalara ihtiyaç duymayacak ölçüde bir derinliğe ve zenginliğe sahip olduğunu görürüz. O hâlde, günümüzün gençleri bu dili anlamıyor diye bu zenginliğin bir kenara atılması kat’iyen doğru olamaz.
Günümüzde, her zamankinden daha geniş imkânlara sahip bulunuyoruz. Bugün, Türkçe’ye hâkim insanlar, konferans, seminer, panel ve sempozyumlarla meselenin önemini vurgulayabileceği gibi, gazete, tv, dergi gibi yazılı ve görsel medya, bu önemli neticeye ulaşmada vasıta olarak kullanılabilir. Milletimizin kendini bütün dünyaya anlatabilmesi, yeniden ispat-ı vücut edebilmesi, bir açıdan Türkçe’nin “dünya dili” hâline getirilmesine bağlıdır.
Son olarak sübjektif bir değerlendirmemi de arz etmek istiyorum: Benim eskiden beri Türkçe’ye karşı ayrı bir sevgim, hatta özlemim vardır. Meselâ bana Arapça -ki Kur’ân dilidir- ile Türkçe arasında, her iki dilde de aynı ölçüde yazı yazma kabiliyeti verilseydi, ben Türkçe’yi seçer ve Sultanü’ş-şuara Bâki’nin şâirâne ifadesini, Şeyh Galib’in mânâdaki derinliğini, Mehmet Âkif’in samimiyetini satırlarım arasında cem etmek isterdim, ama heyhât!…