O, son derece mütevazi idi. Yerde oturup yemek yediğini gören bir kadın, “Köleler gibi oturmuş, yemek yiyor!” deyince, ona: “Benden iyi köle mi olur? Ben, Allah’ın kölesiyim.” deyivermiş.
Her şeyden önce O bir kuldu. Hz. Cebrail’in (aleyhisselâm) yanında olduğu bir sırada açlıktan söz edilmişti. O’na, Allah’tan, kul peygamber mi, melik peygamber mi olmayı tercih ettiği sorulunca da O, kul peygamber olmayı tercih etmişti.
O, misyonuna başladığı gün ne kadar mütevazi ise, Mekke’yi fethedip de, şehre merkûbunun üzerinde girerken ondan kat kat daha mütevazi idi. Alnı, nerdeyse merkûbunun semerine değecekti.. evet, O, Allah karşısında kulluk şuuruyla o kadar iki büklümdü. Bir Batılı bunu ifade ederken, “Peygamberlik bestesini başladığı tonda, fakat çok daha tiz olarak bitirdi.” der.
Karşısına çıkan problemleri çok kolay hallederdi. Bundandır ki, Bernard Shaw, “Problemlerin üst üste yığıldığı çağımızda, bütün problemleri kahve içme rahatlığı içinde çözen Hz. Muhammed’e muhtacız.” itirafında bulunmuştu.
Kısaca O, kendi olarak doğdu ve kendi olarak yaşadı. Artık dünyada daha fazla yükselmesine imkân kalmayınca, yine kendi olarak bu dünyadan ayrıldı. Rahatsızlığı esnasında Hz. Âişe’den dua talebinde bulunurdu. Bu derece mütevazi idi. Son hastalığında da yine Hz. Âişe, O’nun elini avucunun içine almış, o ele tevessülle dua etmeyi düşünmüştü. O elini şiddetle çekmiş, bakışlarını yukarılara çevirmiş ve اَللّٰهُمَّ الرَّفِيقَ الْأَعْلٰى demişti. Evet, O, dünyadaki seyr-i ruhanîsini tamamlamıştı. Sözlerimizi Âkif’imizin ifadesiyle noktalayalım: