İçeriğe geç

İşte bütün bunların hepsinde O, herkesi geçmiş ve ciddî bir fark atmıştı. O kadar ki, O’na herkes Muhammedü’l-Emin diyordu. Ve tabiî Allah’tan aldığı Kur’ân-ı Kerim de, söz ve belâgat açısından bütün sözleri geride bırakmış ve hepsinin önüne geçmişti. Öyle ki bütün edipler bir araya gelip el ele verselerdi, bir sûre, hatta bir âyete bile nazîre yapamayacaklardı. Evet, O, bu derecede bir üslûp, bir belâgat ve bir edebiyat mucizesiydi.

O, en çok eza ve cefaya maruz bırakıldığı bir zamanda miraçla şereflendirilmişti. Bu, kâinat içinden kâinat ötesine yolculukla, kendisine rehberlik eden Cibril’i bile bir noktadan sonra geride bırakmış, yoluna devam etmişti de, kendisine “Top senin, çevkan senin bu gece.” denmişti. Mahzen-i Esrâr sahibi Nizamî’nin engin ve renkli ifadeleri içinde, “Yıldızlar, yolunda kaldırım taşları gibi dizilmiş, melekler kendisine teşrifatçılık yapmış, yarım ay atının ayakları altında bir nal gibi kalmış, güneş O’nun ışık kaynağına sığınmıştı.” O, Kur’ân’da ifade buyrulan قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنٰى1 ’nın mânâsına göre, imkânla vücup arası bir noktaya gelmişti. Bu şu demekti: Bir kere O da, bir insandı ve yerdi, içerdi, uyurdu, sokaklarda dolaşırdı. Fakat Bûsîrî’nin ifadesiyle, “Bir beşerdi, ama herhangi bir beşer gibi değildi; taşlar arasında bir yakut gibiydi.” Bunu avâmî bir benzetmeyle şöyle izah edebiliriz:

4