Bunun değişik misallerini her zaman Asr-ı Saadet’te görmemiz mümkündür. Meselâ, aynen babası gibi, oturup kalkarken, hep Efendimiz ve ashabı hakkında kötülük düşünen Ebû Cehil’in oğlu İkrime’ye Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), beddua etseydi ve sadece “Allah’tan bul!” deseydi, bu onun için fecî bir âkıbet olur ve İkrime, dalâlet ve küfür içinde ölür giderdi. Ne var ki bir şefkat ve hoşgörü âbidesi olan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o engin müsamaha dünyasında, ona da yer vermiş ve kat’iyen beddua etmemiş.. etmemiş, o da, Mekke fethini müteakip dönemde hidayete ermiş.. ardından da Yermük’te, Müslümanlığı bir şehbal gibi dalgalandıran kahramanlardan olmuştur.
Bütün bu ve benzeri misalleri incelediğimizde, tercih edilecek şıkkın çok iyi düşünülmesi ve karar verilirken de aklî ve mantıkî olanın seçilmesi gerekir. Zaten dinimizin temel esprisi de insanlığı kurtarma değil midir? Evet, dinin bu temel esprisini kavradığımız zaman, yolumuzu belirlemek fazla zor olmayacaktır. Bizim vazifemiz, insanlığa aydınlık yolu göstermek ve Muhammedî mesajı onlara sunmaktır.
Meselâ ben, bazı ateistlerle görüşmeyi çok arzu etmişimdir. Gerçi onlar, fikren zengin insanlar olduğu için, bu iş belki bizi aşardı ve onlara bir şey anlatamazdık. Ancak, şayet bu vazifeyi bir başkası yapmayacaksa, hayatı boyunca mukaddes bildiğimiz değerlere sövmüş bile olsalar, onlarla görüşmeyi ve ölüp giderken de imanla gitmelerini ben çok arzu ederdim.
Hâsılı, şöyle böyle bizim dünyamızda bedduaya yer yoktur!