Bu iki hususu tespit ettikten sonra, şimdi soruya geçelim: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o duada peşi peşine dört şeyden Allah’a sığınıyor. سُوءِ الْقَضَاءِ yani Cenâb-ı Hakk’ın hakkımızda takdir buyuracağı acı kazadan, جَهْدِ الْبَلَاءِ yani belâ cenderesine, belâ ağına dûçâr olmaktan, دَرَكِ الشَّقَاءِ yani şekavetin gelip çatmasından ve son olarak da شَمَاتَةِ الْأَعْدَاءِ yani düşman şamatasından. Biz “şamata” kelimesini, bağırıp çağırma, etrafı velveleye verme, gürültü etme mânâsına kullanırız. Fakat Araplar onu, eksik gedik gibi görülen şeyler veya falsolar karşısında düşmanın sevinç izhar etmesi, hoplayıp zıplaması, haykırıp höykürmesi mânâsında kullanırlar. Bu itibarla da biz bu sözcükle, eksik ve gediğimizi düşmanların sevinç vesilesi yapmamaları için Cenâb-ı Hakk’a sığınırız. Lâzım-ı mânâ ile konuya yaklaşacak olursak, davranışlarımızda falso ve fiyaskolar içine girerek, hasımlarımızı sevindirmekten O’na sığınırız.
Buna göre biz, davranışlarımızı İslâm’ın emir buyurduğu esaslar çerçevesinde ayarlarsak ve tabiî ki liyakatimiz de varsa, Rabbim rahmetinin enginliği ile muamele eder ve düşmanlarımıza böyle bir fırsatı vermez. O hâlde bu dua, en yakınımızdan en uzağımıza varıncaya kadar bizi çepeçevre kuşatan ve bize karşı düşmanlıklara kilitlenmiş insanların böylesi şamatalarına imkân ve fırsat vermemeyi Allah’tan isteme demektir.