Onun için de hem aşkta, hem şevkte, hem de şükürde sünnet-i seniyye yolunu takip etmek çok önemlidir. Bazen insan, bunlarda arayıp hayal ettiği şeyleri bulamayabilir; bulamayıp çeşitli beklentilere girebilir, hatta sebepler adına ortaya konan şeyleri mutlak değer olarak ele alıp “Bu sebepler, şu neticeleri doğurmalıydı.” diyebilir vs. Oysaki Allah’ın (celle celâluhu) bizi cebirler içinde sürüklemesinde de ayrı bir rahmet ve adalet vardır. -Hâşâ- O’nun, bizim sebeplere tevessülümüzle neticeyi yaratma gibi bir mecburiyeti yoktur. İşte sünnet-i seniyye bize bu hakikati öğretmektedir. Aliyyü’l-Kârî bunu ifade ederken, “Hiçbir şey, “Müteâl” olan Allah üzerine vacib değildir. Allah’ın kul ile kendisi arasında tenezzülen yaptığı bazı mukavelelerde; ‘Bu, senin hakkın, bu da Benim hakkım.’ demesi, dilin bir hususiyeti olan mukabele esasına göredir. Yoksa ne haddimize ki, bütün malzemesi Kendisine ait olan irade dediğimiz şeyle, kalkıp o işin neticesine sahip çıkalım? Nasıl ki, neticeyi hâsıl etmek elimizden gelmez, öyle de hükümleri neticeye bina etmek de elimizde değildir.” der.
Evet, esasen sebeplerle müsebbep arasında bir münasebet vardır ve âdet-i sübhaniye prensipleri içinde, o sebeplere riayet edilince, sonuç meydana gelmektedir. Ancak o sebepleri temsil eden insanların, müsebbebi düşünme ve “İlle de böyle olacak…” deme hakları yoktur. Çünkü sebep-müsebbep irtibatı olsa da, gerçekte neticeler sebeplere bina edilmemiştir. Meselâ, Cenâb-ı Hak, meşîetini ortaya koymak için insanlara: “Siz Güneş Sistemine üflediğinizde Ben onu dağıtırım.” dese ve biz de Güneş Sistemine üflesek; Allah (celle celâluhu), onu dağıtır ve buna da biz sebebiyet vermiş oluruz. Ama realite planında yani sebep-netice münasebeti açısından bizim üflememizle Güneş Sisteminin dağılmayacağı muhakkaktır.