İçeriğe geç

Öyle bir koyuyordu ki, O’nun faziletini, büyüklüğünü anlamayanlar, emanette nasıl emin olduğunu göremeyenler, vefasına karşı gözleri kapalı kalanlar, mutlaka, O’nun cömertliği karşısında dize geliyorlardı… Allah Resûlü, hayatının sonuna kadar da bu hâlini devam ettirdi. (Nitekim Efendimiz’in bu özelliğini, “İnsanlığın İftihar Tablosu Sonsuz Nur” adlı kitabımızda tafsilatıyla ele alıp yayınlamıştık.) Resûlullah’taki bu durum, o günkü insanlarda şu kanaati hâsıl etmişti: Bir insan ancak Allah’a itimatla bu kadar cömert olabilir. Öyle ise, bu zat peygamberdir.

Evet, böylece Efendimiz, o güne kadar sadâkatıyla, vefasıyla, güveniyle, emniyetiyle alamadığını, fevkalâde civanmertliğiyle bir bir gönüllere giriyor ve alıyordu. Evet, herkes değişik yanlarıyla büyüklüğün bir tarafından O’nu yakalıyor, azametinin o yönünün altında kalıyor ve O’nu kabulleniyordu. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), cömertliğini öyle rantabl kullanmış ve öyle değerlendirmişti ki, âdeta servetinin her danesi, yediveren değil yetmiş veren, hatta yetmişbin veren başaklar gibi sünbül vermişti. Yani O, plan, proje âleminde her meseleyi böyle hesaplamış ve servetini böylesine tohumlar gibi saçmıştı. Sonra da Allah’ın inayet ve keremiyle, belli bir devre sonra başaklar vermiş, sünbüller ser çekmiş, çiçekler açmış ve her taraf bir nevbahar olmuştu.

Günümüzün, yaşatma ideali doğrultusunda hayatını örgüleyen fedakâr, kahraman insanları için de aynı durum söz konusudur. Çünkü günümüzün insanları da “dava-yı nübüvvetin vârisleri” sözüyle ifade edeceğimiz önemli bir misyona sahiptirler. Yani, yeryüzünün günümüzdeki mirasçıları da, peygamberlik davasının vârisleri sayılırlar.

Nasıl ki, Efendimiz cömertlik duygusunu kendi döneminde ihyâ etmiş ve en ulvî noktaya yükselmişti, öyle de, günümüzün dava-yı nübüvvet temsilcileri de aynı şeyi yapmak zorundadırlar.

8