İçeriğe geç

Bir dönemde, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Hatice Validemiz’le böyle bir servete ulaşmıştı. Fakat peygamberliğinin daha ikinci veya üçüncü senesi evlerinde neredeyse yiyecek bir şey kalmamıştı. O koca servet, âdeta peygamberlik davası yolunda eriyip gitmişti. Ziyafetlerde harcanmış veya falanın gönlünü almak, filanın kalbini yumuşatmak için sarf edilmişti ya da tansiyonu aşağıya çekmek için kullanılmış ve derken o büyük servet tüketilmişti.. hem öyle bir tüketilmişti ki, beş-altı sene sonra İnsanlığın İftihar Tablosu, çok defa açlığını duymamak için karnına taş bağlamaya başlayacaktı.4

Aslında biz, tahliline yöneldiğimiz bu bölümde şunu arz etmek istiyoruz: İşte böyle Hz. İbrahim’den kalma bu cömertlik ve kerem, Mekkelilerin de yabancısı değildi.. ve herkes durumuna göre bu keremden bir pay almıştı. Fakat yine de hiç kimse, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), peygamberliğinden önce de olsa, O’nun keremiyle yarışacak durumda değildi. Zira Allah Resûlü, Hz. İbrahim’in şeceresinin en son ve en cami’ meyvesiydi. O, Hz. İbrahim’deki keremi sanki bütünüyle tevarüs etmişti. Hele peygamberliğinden sonra bu kerem öyle artmıştı ki, Allah Resûlü âdeta şekillenmiş bir kerem ve cömertlik olmuştu. Bilhassa Ramazan aylarında, Hz. Âişe Validemiz’in de ifadesiyle, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) rahmetle esen rüzgârlara benzerdi; elinde-avucunda ne varsa hepsini çevresine dağıtırdı.5

6