İçeriğe geç

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) için, Allah’ın kendisine yüklediği o yüce misyonu yerine getirmek, yüce bir ideal, hatta bir tutku hâline gelmişti. Öyleki onu eda edemediği zaman kendisini ölecek gibi hissediyordu. Hatta Allah (celle celâluhu) bu konuda O’nu tadil ederek فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ“Nerdeyse canına kıyacak ve intihar edeceksin.”6 diyor, tadil ve tesellide bulunuyordu.

Bu açıdan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hak kendisine ne vermişse, hepsini hak davası istikametinde sarfetmişti. Yani Allah’ın verdiği her şeyi, yine Allah’ın dinini ihyâya kullanmıştı. Meselâ, Cenâb-ı Hak kendisine üstün bir cesaret vermişti. O da bu cesaretle kırılması gerekli olan bütün savletleri kırmıştı. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk’ın Cevvad isminden de âzamî derecede istifade etmişti. Ancak O, imkânlarını ulu orta şuraya-buraya saçarak kullanmamış; aksine, hak yolunda ve fevkalâde bir temkinle değerlendirmişti. İnfak ettiği şeyleri âdeta toprağın bağrına saçılan tohumlar gibi saçmış ve attığı her daneyi, yediveren başak hâline getirmişti.

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın, mahiyet-i Muhammediye’ye dercettiği bütün hakikatleri, İnsanlığın İftihar Tablosu hep böyle değerlendirmişti. Meselâ O, henüz yirmi beş yaşlarındayken, Cenâb-ı Hak O’na imkân verdi ve O da ticarete atıldı. Hz. Hatice ile ortaklık kurdu. Ve kısa zaman içinde de önemli bir servete sahip oldu. Ancak bi’seti müteakip, henüz birkaç sene geçmemişti ki, O, servetinin bütününü infak etmiş ve bitirmişti. Ne var ki bu harcamaları öylesine yerinde ve isabetli yapıyordu ki, neticede pek çok insanın gönlünü İslâm’a ısındırıyor ve “İnsan ihsanın kölesidir.” sırrını bütün çarpıcılığıyla ortaya koyuyordu.

7