İslam’a çok faydalı olur kanaatindeyim.” dedi. Allah Resûlü Safvan’a eman verip onun canını bağışladığını söyledi. Umeyr tekrar; “Ya Resûlallah, sizin ona eman verdiğinizin bir delili olarak Mekke’ye girerken başınıza sardığınız mübarek siyah sarığı verseniz. Zira onu herkes gördü. Onu bana lütfederseniz hemen onunla giderim.” şeklinde ricada bulundu. Allah Resûlü onun bu isteğini de kabul etti ve sarığını Umeyr’e verdi. O da sarığı aldığı gibi yola koyuldu. Umeyr, Şuaybe limanında gemiye binmek üzereyken Safvân’a yetişti, olan bitenleri ona anlattı, şerhetti ve nihayet onu ikna edebildi. Beraberce Medine’ye döndüler. Safvân, huzur-u Risalet-penahiye geldiğinde mahcup mahcup yere bakıyordu. Zira utancından Resûl-i Ekrem’in yüzüne bakamıyordu. Nihayet cesaretini bulup konuştu: “Yâ Resûlallah, Umeyr, senin bana eman verdiğini söylüyor, doğru mudur?” Allah Resûlü, “Evet doğrudur.” diyordu. Safvan yine, “Yâ Resûlallah, senin getirdiğin şeyin hakkaniyetini kabul edebilmem için bana iki ay mühlet ver düşüneyim.” dedi. Allah Resûlü, “Ben sana dört ay mühlet verdim.” buyurdu. Allah Resûlü tebessüm ediyordu. Safvan’ın neler yapacağını görüyordu da tebessüm ediyordu. Yermuk’ta savaşan Safvan’ı görüyordu. Roma önlerinde savaşan Safvan’ı görüyordu. Kumandanlık istemeyen, bir er olarak savaşmayı tercih eden Kureyş’in asil çocuğunu görüyor, tebessüm ediyordu. İki ay mı istiyorsun al sana dört ay, diyordu. Safvan, çok geçmeden Resûl-i Ekrem’deki cömertliği görünce huzur-u Risalet -penahiye geldi ve amcazadesi Umeyr b. Vehb’e şakır şakır gözyaşı döktürecek sözü söyledi: “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluh.” Safvan kendi vadisinde el açıyor, Cenab-ı Hakk’ın, mabud-u bilhak, maksud-u bil istihkak olduğunu ilan ediyordu. Artık mesele ferden ferda olmaktan çıkmış, her vadide binlerce La ilahe illallah yükseliyordu.