İçeriğe geç

Umeyr b. Vehb de ondan geri kalmıyordu. Nitekim onun amcazadesiydi. Her ikisi de Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) her fenalığı yapmaya hazır idiler. Bedir’den sonra oturmuş konuşuyorlardı. Kırılmış onurlar, mahzun gönüller olarak konuşuyorlardı. Medine tarafında ise sevinçli gönüller, tatlı ifadelerle zaferi anlatıyor, bu nimetini yenilemesini Allah’tan diliyorlardı. Bedir’de Umeyr’in oğlu esir edilmiş, Safvan’ın ise babası öldürülmüştü. Bu yüzden her ikisi de tepeden tırnağa hınçla dolu idiler. Kureyş arasında Umeyr b. Vehb’e “Şeytan-ı Kureyş” denirdi. Kureyş’in şeytanı. Ama gel gör ki devran başka şeyler besteleyince Kureyş’in şeytanının adı sahabi-i resûl, Allah Resûlü’nün sahabisi oluverecekti. Umeyr, Allah Resûlü’nü öldürmeyi kafasına koymuştu. Safvan’la konuşup işi karara bağladılar. O, oğlunu görme bahanesiyle Medine’ye kadar gidecekti. Fidye verip oğlunu kurtarma bahanesiyle Resûl-i Ekrem’in yanına sokulacak ve önceden zehirlediği kılıcıyla Allah Resûlü’nü şehit edecekti. Böylece bağrı yanan bütün Kureyş’in intikamını alacaktı. Bu düşünceyle Medine’ye kadar gitti. Mescidin önünde devesini çöktürdü. Hazreti Ömer, Kureyş’in Şeytanı olarak bildiği adamı mescidin önünde görünce hemen etrafındakileri yardıma çağırdı. “Bunun Resûl-i Ekrem’e bir kötülük yapmasından korkuyorum, zira elbisesinin altında kılıç belirtisi var.” dedi. Bu ne hassasiyet, bu ne titizlik, bu ne denli uyanıklıktı! Ömer, Umeyr’den önce hemen Allah Resûlü’nün yanına girdi. “Ya Resûlallah, Umeyr geliyor. Size bir kötülük yapmasından endişe ediyorum.” dedi. Allah Resûlü tebessüm buyurdu ve “Bırak onu, gelsin!” dedi. Umeyr, Resûl-i Ekrem’in yanına sokuldu. Allah Resûlü ona niçin geldiğini sorunca o, “Buraya oğlumu kurtarmak, onun fidyesini eda etmek üzere

211