İçeriğe geç

وَإِذَۤا أَظْلَمَ cümlesindeki إِذَۤا kelimesinin ifade ettiği kat’iyet, cümlenin kendinden sonra gelecek unsurlarıyla ifade edilecek hususların gerçekleşeceğini/gerçekleştiğini bildirir. Bu, mümesselün leh’le düşünüldüğünde “onların vicdanlarına karanlık çöktüğünde, ruh hâletlerini karamsarlık sardığında, dahası dünyaları ve ufukları karardığında ve maddî-mânevî zalâma maruz kaldıklarında.. ki bunların hepsi gerçekleşmektedir.” gibi bir resim ortaya çıkmaktadır.

قَامُوا “Oldukları yerde kalıverirler.” demektir ki bize şunu anlatır: Onlar hep tereddütle adım atmaktadırlar ama ışık sönünce de yeni bir şimşeğin çakmasını beklemeye dururlar. Resmedilen bu ruh hâleti de bize şu hakikati hatırlatır: İnsan ne olursa olsun, kendi ruhunu sıkabilecek bir âlem içinde bir tek adımı dahi zayi etmek istemez, her bir adımını değerlendirmeyi düşünür.

لَوْ kelimesi كُلَّمَۤا’nın aksine, kıyas-ı istisna-i gayr-i müstakimdir. Yani Cenab-ı Hak onların gözlerinin görmesini ve kulaklarının işitmesini almayı dilese ve meşieti ona taalluk etseydi onları alırdı. Alma olmadığına göre demek ki meşiet taalluk etmedi. لَوْ malum olduğu üzere “harf-i imtina”dır. Yani şartında zikredilen şey vuku bulmadığı için cevabında zikredilenin de vuku bulmadığını bildirir. Mesela لَوْ جَاءَنِي لَأَكْرَمْتُهُ “Eğer bana gelseydi, ben ona ikram ederdim.” örneğinde olduğu gibi. Bunun mânâsı, “Gelmedi, ben de ikram etmedim.”dir. Burada da, “Allah dileseydi onların gözlerinin ziyasını alırdı. Gözlerinin ziyasını almadı, demek ki bunu dilemedi.” demektir.

شَاءَ kelimesi göstermektedir ki, her şeyde esas olan ilâhî meşiettir. Esbap bir perdedir. Ziyayı zulmete çevirme de Allah’ın meşietiyledir.

418