İçeriğe geç

Bu âyet-i kerimeyle başlı başına bir münafık tavrı ve durumu tasvir edilmektedir denebileceği gibi bunu, ikinci misalin devamıdır şeklinde anlamak da mümkündür. Her ne kadar birinci durum zayıf bir ihtimal olarak görünse de burada şöyle bir mânânın söz konusu olduğu açıktır:

Münafıkların içinde bir grup daha vardır ki, onlar vahy-i semaviyi başlarının üzerinde çakan şimşekler şeklinde duymakta ve mütalâa etmektedirler. Öyle ki, her an vahyin ve inen dinî emirlerin parlaklığı gözlerini kamaştırıp bunları körler hâline getirmektedir. Meseleye ikinci misalin devamı olarak yaklaşacak olursak, sağanak yağmura tutulmuş bu zümrenin, “ra’d”ı, “berk”i ve “sâika”yı görüp işittikten sonraki hususi durumları, hususi dünyalarının tasviri yapılmaktadır ki, bir bakıma buna tetimme-i temsil veya teşbih denebilir. Evet, أَوْ كَصَيِّبٍ ile temsil edilen münafık gürûhunun hakikat-i hâllerine bir tetimme mahiyetinde getirilmiş tetimme-i temsil denebilir ki, kavî olan ihtimal de budur.

Burada görülen ve hissedilen şey, bu tetimme-i temsilin onların ruh durumlarını izah olarak îrad edilmesidir: Vahy-i semaviden ümitvar olur gibi bir his içinde bulunma, sonra yine nevmîd olup karamsarlığa girme; girip gönüllerinde iman nuruna bir ma’kes arama, ancak içlerinde musaddık olmadığından yine açıkta kalma, menfaat ve taklit arasında gelip giderek bundan fayda umma, ganimete bel bağlama, ümitvar olma, fakat aynı zamanda “Her nimet bir maûnetle gelir.” mülâhazasına toslama ve yeni bir teşevvüşe girme ki hep ikilem, hep ikilem… Aslında onlar bu ikilemlerle Cennet koridoru mahiyetindeki bu dünyayı âdeta Cehennem dehlizi hâline getirmekteler ama bunun farkında değiller…

[1] Bediüzzaman, Lem’alar s.4 (Birinci Lem’a).

398