İçeriğe geç

حَذَرَ الْمَوْتِ “Ölüm endişesi” veya “hayat endişesi ile”. Burada evvela münafığın karakteristik durumu anlatılıyor ki, o da onların hayatı çok sevmeleri, ölümden endişe etmeleridir. Kur’ân-ı Kerim’de, bu evsafı taşıyan birileri hakkında وَلَتَجِدَنَّهُمْ أَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيَاةٍ “Kasem olsun ki, Sen onları hayata karşı herkesten ziyade hırslı bulursun.” (Bakara sûresi, 2/96) buyruluyor. Öyle ki onlar artık o esnada kalbin meyil gösterdiği her şeyi (mal-menal, evlad u ıyal) unutmuş, o dehşetli hâdiseler içinde sadece kendi hayatlarının endişesiyle kıvranıp durmaktadırlar.

اللّٰهُ kelimesi lafz-ı celâle. Bir insan, etrafı kendisine düşman gördüğünde, dehşet salan hâdiseler karşısında kendini yapayalnız hissettiğinde ve bütün bütün ümidi sarsıldığında öyle bir nokta-i istinat bulmalıdır ki, hükmü hem havaya, hem zemine, hem zamana, –Lem’alar’ın başında denildiği gibi[1]– hatta hem karaya hem denize hem gecenin karanlığına hem de balığa geçsin. Böyle bir nokta-i istinat olarak bulsalar Allah’ı (celle celâluhu) bulacaklardır. Zira bu manzarayı hazırlayan Allah’tır. Ama onlar nankörlüklerinden ötürü bir türlü o kapıya yönelemiyorlar. Ayrıca وَاللّٰهُkelimesi şunu da ifade ediyor: Onların, hâdiselerin neticesinde gidip dayanacakları son bir melce ve mencâ olan Allah (celle celâluhu) dahi bunları kudret ve iradesiyle çepeçevre ihata etmiştir. Yani O da onların aleyhindedir.

396