Onun için Hazreti Âdem’e (aleyhisselâm) nizamname olarak on sahife verilmiştir. Hazreti İdris’e (aleyhisselâm) gelince sayfalar artmış, Hazreti Musa’da (aleyhisselâm) bu, kocaman bir kitap hâline gelmiştir. Çünkü mesele artık tabakat-ı beşer meselesidir. Fahr-ı Kâinat Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise ferdî, ailevî, içtimaî ve devletlerarası bütün meseleleri içine alıp ihtiva eden, ekmel ve etemm mukaddes bir kitap verilmiştir. Beşerin böyle bir tekâmül geçirdiği müsellem bir hâdisedir ve buna kimse itiraz edemez. Bu itibarla, evvela, tekâmülü çok iyi anlamak gerekir. Biz, mağara devrinde başlayan bir tekâmül anlayışını kabul etmiyor ve değişik ilmî mahfillerde, çeşitli ilim dallarının omuz omuza vermesiyle reddedilmiş olduğunu düşünüyoruz. Aslında, bu konuyla alâkalı ülkemizde de pek çok makale ve kitap neşredilmiştir.
Sâniyen, tabiî hâdiselerin, insan ruhundaki çaresizlikten dolayı belki derman olur diye bir kısım şeyleri mâbud tanımaya, –dinler tarihinin ifadesiyle– totemciliğe yani çok tanrılı din kabul etme esasına zorlaması meselesine gelince, bu da yine inançsız bir kısım Batılılar tarafından kaleme alınmış, dinler tarihi adına asılsız ifadelerden ibarettir. Vâkıa beşer, bir kısım hâdiseleri totemleştirmiştir. Bunu asrımızda da görüyoruz. İnsanları totemciliğe götüren hususlar sadece korku, dehşet ve hayret değildir. Mesela Mısır’da Nil nehri, bereket getirdiğinden ötürü, sığırla beraber kutsanmıştır. Bizde de mâbudlaştırma olmuş, tevhidden sonra bilerek veya bilmeyerek bir nevi şirke girilmiştir. İsterseniz, tevhidden sonra şirke gitme meselesini biraz daha açalım: