İçeriğe geç

Hadiste evvelâ, kula terettüp eden haklar, sonra da kul bunları yaparsa onun Allah üzerinde hakkı meselesi mevzuubahistir. Hanefî fıkıh âlimleri, Allah üzerinde “hak ve alâ” kelimelerinin kullanılmasını çok doğru ve sağlıklı bulmazlar. Ancak bu kelimeyi başka türlü yorumlamak da mümkündür: Şöyle ki, Allah (celle celâluhu): “Kulum Bana böyle davranırsa Ben onu yerine getiririm.” dediğine göre, bu hakkı, vaadinde hulf etmeyen Cenâb-ı Hakk’ın –tabir caizse– bizzat üstlenip üzerine alması şeklinde yorumlanabilir. Bizim anladığımız mânâda o hak bizim aczimizle, zaafımızla ve fakrımızla karşılaşınca böyle bir anlam kazanmaktadır. Her şeye Kadîr olan Allah Teâlâ, “Benim üzerime haktır.” diyorsa –ki Efendimiz öyle buyuruyor– o zaman bu bir haktır. Ama bizim anladığımız mânâda bir hak değildir. Kulların Allah üzerindeki hakkı, Allah’ın kulları üzerindeki haklarına mukabelede bulunmak içindir. Yoksa kulların Allah Teâlâ üzerinde herhangi bir hak iddia etmeleri söz konusu olamaz.

Bu mütekabiliyet esasına istinaden, beyan edilecek hususun “hak” kelimesi ile ifade edilmesi mümkündür. Belki de “Hakkın bende mahfuzdur.” dendiği gibi, vaad edilen şeyin bir hakmış gibi sonradan muhakkak surette yapılacağını ifade etmek için böyle bir ifade kullanılmış olabilir. Bununla beraber “Bu söz haktır.” ifadesinde olduğu gibi, “Bu sözle haber verilen husus muhakkak olacaktır, bu mesele tereddüt götürmez.” mânâsında kullanılmış olması da muhtemeldir. Aynı zamanda mebdede bir gayretin, neticede hak olması da söz konusu olabilir.

5