Müslim’de geçen ve Muaz b. Cebel’in rivayet ettiği bir hadiste, Muaz (radıyallâhu anh): “Peygamber Efendimiz’in terkisinde idim. Onunla aramızda semerin arka kâşından başka bir şey yoktu. Bana: “Yâ Muaz!” dedi. Ben لَبَّيْكَ يَا رَسُلَ اللّٰهِ وَسَعْدَيْكَ dedim. Sonra biraz yürüdü ve yine: “Yâ Muaz!” dedi. لَبَّيْكَ يَا رَسُلَ اللّٰهِ وَسَعْدَيْكَ dedim. Sonra biraz yürüdü ve tekrar: “Yâ Muaz!” buyurdu. Ben: لَبَّيْكَ يَا رَسُلَ اللّٰهِ وَسَعْدَيْكَ dedim. “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir bilir misin?” diye sordu. Ben: “Allah ve Resûlü bilir.” dedim. “Gerçekten Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, O’na ibadet etmeleri ve Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır.” buyurdu. Sonra biraz daha yürüdü ve yine: “Yâ Muaz!” dedi. لَبَّيْكَ يَا رَسُلَ اللّٰهِ وَسَعْدَيْكَ dedim. “Bunu yaptıkları takdirde kulların Allah üzerinde hakkı nedir bilir misin?” dedi. Ben de, “Allah ve Resûlü bilir.” dedim. “Onlara azap etmemesidir.” buyurdu.”5
Bu hadiste ifade edildiği gibi Allah’ın kul üzerindeki hakkı, kulların O’na ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kalbin, tevhidin mertebeleri adına ulaşabileceği ölçüde en ileri noktaya ulaşması, tevhid karşısında ne kadar incelebiliyor ve ne kadar kesb-i zarafet edebiliyor ise o kadar incelmesi ve hassas olması –elverir ki meseleyi yaşanmaz hâle getirmesin– kulun Allah’a karşı gayretini ifade eder.
(Bu meseleyi tenezzülât-ı ilâhiye zaviyesinden bakarak anlamak da mümkündür.)
Dipnotlar
- 5 Müslim, îmân 48; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/228, 242.