Sâniyen, tevhid, nübüvvet ve Kur’ân mevzuunda Marks’ın hiç kabul etmediği öyle meseleler vardır ki, biz, bunları gayet açık seçik müşâhede etmekteyiz. Meselâ Hâlık’ın varlığına ve birliğine dair, ister nizam ve intizamdan süzülmüş; ister maddenin esasından ve kanunundan takattur etmiş olsun, ister şu âna kadar hayat mevzuunda tecrübelerin ortaya koyduğu hususlar olsun, ister insanın fikir ve ruhuyla alâkalı görüp duyduğumuz şeyler olsun, ister iç müşâhedeler yani vicdanın müşâhedeleri olsun, isterse Pascal ve Bergson’un ledünnî tecrübeleri (entüisyon) türünden olsun.. –o kadar delil var ki– bütün bunları görmezlikten gelerek kalkıp “materyalizm” demek zor olsa gerek. Kaldı ki bugün biz maddeyi Marks’ın istediği istikamette değil, Allah’ın mevcudiyetini ispat istikametinde de rahatlıkla değerlendirebilmekteyiz.
Evvelâ her şey gibi maddenin de tâbi bulunduğu bir nizam var; “Madde bu hâle gelirse böyle olur.” sözü bunun tam izahı değildir. Engels, “Hücrenin içinde, DNA’ya şifreleme programını verdiğimiz zaman dıştan bir müdahaleyi kabul etme mecburiyetinde kalırız.” diyerek, bazı hususlarda peşin kabulleri açıktan müdafaa eder. Birinin de kalkıp aminoasitler için aynı şeyi söylemesi mümkündür. Bu, şu camii, onun binasında kullanılan değişik parça ve parçacıklar meydana getirmiştir demek gibi olmayacak mıdır? Rica ederim buna kim inanır? İnsanın etrafında gözünün görüp görmediği ve hissedip hissetmediği o kadar şuurkâr işler cereyan etmektedir ki, insan, bunların o berrak simasına baktığı zaman, bu tür şuurlu hareket, tahavvülât ve tebeddülâtın kendileri şuurlu olmadığından kat’iyen bunların arkasında hâkim bir şuur ve ilmin işlediği anlaşılmaz mı? “Bunu böyle kabul edersek, dış müdahaleyi kabul edeceğiz.” türünden yapılan açıklamaları, yenilmemek için minderin dışına kaçan güreşçinin durumuna benzetirsek çok görülmesin…