Günümüzün insanı da dünyanın neresinde olursa olsun, dünyaya gereğinden fazla ehemmiyet verdiğini anladığı anda ilk yapması gereken iş, yanlış bir düşünce içinde olduğunu kabullenmesidir. Kur’ân’ın ilk muhatabı olan sahabe efendilerimizin o müstesna durumlarına rağmen, bu duyguya girdiklerinde onları kınayıp ayıplaması ve bu durumu, mü’minin kendini kendi eliyle tehlikeye atması olarak kabul etmesi, bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu anlatması açısından fevkalâde mânidardır. Öyleyse öncelikle, daha yapılacak çok işimiz olduğunu, insanımıza daha ciddî bir hizmet götürmemiz gerektiğini ve henüz tohum atma döneminde bulunduğumuzu düşünerek, kendimizi sorgulayarak, bu uğurda kurulan müesseselerin ve o müesseselerden beklenen semerenin henüz elde edilemediği şuuruyla hareket etmeliyiz.
Şimdi münferit olarak, bizim atmosferden, duygumuza ve düşüncemize yakın bazı insanların uzaklaşması söz konusu ise, bunlar, yukarıda sözü edilen virüslerden bir şey kapmışlar demektir. Bize düşen bu arkadaşlarımızın olgunlaşması istikametinde ne gerekiyorsa onu yapma, aranın açılmasına fırsat vermeme ve onları takip ederek boşluğa düşmelerine meydan vermemektir. Evet, bu kadar çok vazife üst üste bizi beklerken, bizim bir kenara çekilip yatmamız söz konusu olmamalıdır. Hayatımızın günleri, haftaları ve ayları arasında din ve iman hizmetlerine ayıracağımız zamanı kemal-i ciddiyetle ona tahsis etmeli ve buna bağlı olarak, o hizmetlere müteallik meseleleri biraz daha hassasiyetle ele almalıyız.
Hizmet ederken her devrin, kendisine göre bir hizmet biçimi olduğu gibi, her anlayışa göre Allah’ın istediği bir hizmet şeklinin olduğunu bilerek, hizmet etme adına belli bir anlayışa ulaşmış insanların, o anlayışın gerektirdiği hizmeti eda etmedikleri takdirde, Cenâb-ı Hak tarafından tokat yiyebilecekleri ihtimalini de hatırdan çıkarmamalıyız.