Demek ki, o devirde yaşayan insanlar için dahi, “Biz şu kadar harcadık, âdeta kendimizi feda ettik. Biraz da kendimize bakalım” gibi bir düşünce belirebiliyor. Ancak, onların böyle bir düşünceye kapılmalarının hemen arkasından âyet geliyor ve o düşünce silinip gidiyor. Sanki âyet onlara, “Hayır! Eğer hayatınızın sonuna kadar, dünyada da ahirette de azizler ve fâizûn (kazanmışlar) olarak haşr olmak istiyorsanız, yol budur; canınızı, malınızı, hatta düşünce ve ilim adına neyiniz varsa onu Allah yolunda harcayınız ki, elinizle kendinizi tehlikeye atmış olmayasınız.” diyor. Evet, Cenâb-ı Hakk’ın sözünü yanlış anlamamalı ve din uğrunda her şeyimizi harcayıp müesseseler kurmalı, gençliğe sahip çıkmalı, Allah’ın dinine hizmet ettiğimizi, hayatın her karesinde bütün varlığımızla göstermeli ve kendimizi kendi elimizle tehlikeye atmamalıyız.
İnsanlarla beraber yaşarken dünya-ahiret muvazenesi kuramayıp bu türlü düşünce inhiraflarına kapılma, sahabe devrinde olduğuna göre, bu devirde de evleviyetle olabilir. Ayrıca kendimizi bu mevzuda ashab gibi sorgulayabilmek de çok önemlidir. Onlar, böyle bir fikre kapıldıkları zaman anında pek çok problemi hemen halledivermişlerdir. Biz gençliğimizde koşmuş, çalışmış ve çabalamış olabiliriz ama, ashab efendilerimizin içinde olduğu bu durum, Taif’te ve Mekke’de küffarın burnunu kırıp onları hâkimiyetleri altına aldıktan sonra olmuştu. Onlar Bizanslılara karşı korkutucu, ürkütücü ve onların kuvve-i mâneviyelerini kırıcı seferler tertip etmişlerdi. Bir yönüyle İslâm, hayatın her sahasında kendini hissettiriyor ve Müslümanlar da huzur içinde mesudâne bir hayat sürüyorlardı. Bize ne oluyor ki, yapılacak onca iş varken bu tarz düşüncelere saplanıyoruz!..