Zengin-fakir dengesi açısından da İslâm’ın getirmiş olduğu, içtimaî hayatı düzenleyici birçok esas vardır. Zekât, sadaka, kurban, kefaret, hibe, karz-ı hasen bu cümleden sayılabilecek akla gelen ilk esaslardır. Tarihin şehadetiyle sabittir ki, bunlar hayata hayat olduğu dönemde, günümüzde olduğu gibi ne tabakalar arasında korkunç uçurumlar vardı, ne de bu tabakaların birbirlerine beslemiş oldukları kin ve nefret. Zengin, zenginliğinin hakkını veriyor, hakkıyla zekâtını, gerektiğinde sadakasını muhtaç olan kişilere oluk oluk akıtıyordu. Âdeta onlar Allah’ın –tabir caizse– bir tevzi memuru gibi davranıyorlardı. Yaptıkları onca ihsan ve lütuf karşısında kibir ve çalım içine girmiyor, fakirlere minnet etmiyor, kendilerini Allah malının bir emanetçisi hüviyetinde görerek dağıtımda bulunuyorlardı. Zaten وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ“Onlar zekât verebilmek için daima faaliyet içindedirler.”13 âyeti, onların bu hâlini tablolaştırır.
İşte birkaç ayrı açıdan misallerini verdiğimiz bu toplum, İslâm’ın, hayatın bütün alanlarını kapsayan emir ve yasaklarını bütünüyle yaşıyordu. Bunun tabiî uzantısı olarak da beşerî sistemlerin asırlardan beri sadece hayal edip de bir türlü gerçekleştiremedikleri sosyal adalet, İslâm toplumu içinde vücut buluyordu.
Hulâsa; sosyal adaletin tahakkuku, hayatı sadece ekonomik açıdan ele alıp, insanı üreten ve tüketen bir mahluk olarak gören ve kendilerine bu görüşü temel kabul eden beşerî sistemlerle mümkün değildir. O ancak, hayatı bütünlük içinde ele alan İslâm’ın evrensel değerleriyle tahakkuk imkânı bulabilecektir.
Dipnotlar
- 13 Mü’minûn sûresi, 23/4.