İçeriğe geç

Yine bir gün Allah Resûlü’ne Mudar’dan Müslümanlar geldiler. Mudar, Arap’ın aslı olan bir kabileydi.. yünden elbiseler giymişlerdi; zira giyecekleri başka bir şey yoktu. Mescidi ter ve yün kokusu sarmıştı. Efendimiz’in gözleri yağmur dolu bir bulut gibi doldu.. onları öyle ızdırap içinde gördüğü için neredeyse ağlayacaktı. Sonra tergib ve teşvikte bulundu, yardımdan bahsetti. Ashab-ı kiram henüz yardım felsefe ve düşüncesine sahip değildi, öğrenememişlerdi. Neyse ki bir tanesi yerinden fırlayıp gitti, ne bulduysa getirdi; arkadan bir başkası, bir başkası.. derken mescitte epey bir şey yığıldı. Biraz evvel buğu buğu mübarek yüzünde bulutlar dolaşan o insanın yüzündeki bulutlar birer birer sıyrıldı ve o kudsî çehresi pırıl pırıl parlamaya başladı. Zaten sahâbe-i kiram “Sevindiği an, yüzünde öyle parıltılar olurdu ki, âdeta güneş gibi pırıl pırıl parlardı.” derler. Tebessüm etti ve buyurdular ki: “Bir şeye delâlet eden o işi yapmış gibidir.” Gelenler o cemaate dağıtıldı, onlar da hoşnut olarak kalkıp gittiler.4

Bu üç misalde görüldüğü gibi, efendi-köle, memur-işçi, zengin-fakir ayırımı yapılmadan toplum fertleri arasında getirilen esaslarla bir kaynaşma ve yakınlaşma sağlanıyor. Şimdi bu esaslara bağlı bir toplumda işçinin patronuna, kölenin efendisine ne reaksiyonu olur, ne isyanı, ne sabotesi, ne de başkaldırışı.

4