İçeriğe geç

Kur’ân bu vazifeleri yapan insanları مُصْلِحُونَ sözcüğü ile anlatır. مُصْلِحُونَ isim cümlesidir. İsim cümlesi Arapça’da devam ve sebat ifade eder. Öyleyse مُصْلِحُونَ, aralıksız; yani yatarken-kalkarken, yerken-içerken, “İfsat içinde boğulan şu insanlığın hâli ne olacak?” diye düşünen, insanlığın insanlık zirvelerine çıkmasını planlayan, bu hususta projeler üreten, onları tatbikata koyan ve âdeta bunun haricinde hiçbir derdi, davası olmayan insanlar demektir.

İşte böylesi insanlar olduğu müddetçe, Allah o ülkeyi helâk etmeyecektir. O hâlde bu âyetten aldığımız güçle, çok rahatlıkla şöyle diyebiliriz: “Kur’ân’ı dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücadele eden bir zümre varsa, Allah o ülkeye semavî ve arzî belâlar vermeyecektir.”

Bediüzzaman Hazretleri’nin İzmir ve Erzincan depremleriyle alâkalı olarak şöyle dediği anlatılır; “Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu veya onlar yenik durumda idiler ki, bu belâ başlarına geldi.” Demek ki üç-beş insanın düşüncesi, çabası belâların def’i için yeterli olmayabiliyor.

Ayrı bir husus; böyle afetlere maruz kalmış insanlar, Allah’a tazarru edecekleri yerde, dönüp kaymakama, valiye, hükümete, devlete hakaret eder ve: “Devlet bu belâyı hazırladı, altyapı hazır değildi, inşaat ruhsatı verilmemeliydi vs.” diyorlar. Hâlbuki İslâm inancına göre maziye ve musibetlere kader açısından bakılır. Artık bu safhada bize, Allah’a tevekkül etmek düşer. Yoksa böyle bir bakış açısı, musibeti -Üstad’ın ifadesiyle- ikileştirir.

3