Zaten ehlullah “kıllet-i kelâm”, “kıllet-i taam”, “kıllet-i menâm” diyerek insanın dünya ve ukbâ hayatı adına bu çok önemli üç meseleyi, kendilerine düstur-u hayat edinmişlerdir.
İşte böyle sözü tartarak, süzerek, ağızdan çıkacak her kelimeyi düşünceye vize ettirerek konuşma bir ahlâk işidir. İnsanın bu ahlâkı kazanabilmesi ve fıtratının bir parçası hâline getirebilmesi de bir hayli zaman ve bir hayli çaba ister.
Bunun gibi, dünyevî hazları terk edip, cismanî meyillere karşı koyma mânâlarına gelen “zühd” de bir ahlâk olarak çok önemlidir. Tasavvufta çok ciddî bir yere sahip olan zühdün genel çerçevesi, tasavvuf düşüncesinin bir ekol, bir mektep olarak ele alınmasından çok daha önceleri, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından bir ruh ve mânâ olarak belirlenmiştir. Üstad’ın konuya yaklaşımını da işin içine katacak olursak, “dünyayı kesben değil, kalben terk etme”, dünya ve mâfîhâya iltifat etmeme, dünyevî herhangi bir beklenti içine girmeden ve geride hiçbir şey bırakmadan ahirete intikal edebilme anlamında bir zühd, her mü’minin hele hele günümüzde hak ve hakikate adanmış ruhların vazgeçilmez bir vasfı olmalıdır.
Başlangıçta mal-menal, makam-mansıp, şöhret vs. bütün yönleriyle dünyaya karşı böyle bir tavır belirleme çok zor olabilir. Ama bu düşünce, küçük şeylerden başlayıp büyük şeylere doğru işletile işletile bir gün gelir ki, insanın lâzım-ı gayr-i mufârıkı olur. Yani insan, “Bugün bir elbisem var, ikinci bir elbisem olmasına gerek yok. Aksi hâlde yarın üçüncüsünü, dördüncüsünü ister ve bu Karun ahlâkı bir gün bütün hayatımı sarar.” diye düşünmeli ve bu mânâda peygamber ahlâkı olan zühdü işlete işlete onu hayatına mâl etmelidir.