İçeriğe geç

Aslında böyle bir detayla şunu arz etmek istiyorum: Kendimize sormalıyız. Çağımızda Kur’ân’ı ona yakışır şekilde temsil edebiliyor muyuz? En azından hicrî bir, iki, üç ve dördüncü asırları günümüzün şartlarına uygun şekilde hayata geçirebiliyor muyuz? Eğer bunlara müsbet cevap veremiyorsak, bir kısım küfür yobazlarının bize yönelttikleri sözleri “intâk-ı bi’l-hak” kabul edip, bunları Allah konuşturuyor demek doğru olmaz mı? Bu hususu, “İnsanların zulmettiği aynı şeyde kader adalet eder.”3 ölçüsüyle de değerlendirebiliriz.

Düşünelim bir kere, bizde tercih planında bile değil, başkalarının tercih ettiği meseleleri bir araya getirerek yazılmış en son fıkıh kitabı, Fatih Sultan Mehmed döneminde yaşamış ve Fatih Camii’nde imamlık yapmış merhum Üstad Halepli İbrahim Efendi’nin yazdığı Mülteka’l-Ebhur ve yine aynı döneme ait Molla Hüsrev Hazretleri’nin yazdığı “Dürer ve Gurer”dir. Aradan bunca asır geçmiş ve elbette çok şey değişmiştir. Hâlbuki heyetler teşkil edilebilir ve bu sahada ehil insanlar yetiştirilerek çağ kucaklanabilirdi. Ve böylece geçen dört-beş asır da, daha öncekiler gibi bizim asrımız olurdu. Ama işin doğrusu şu ki, biz yedi-sekiz asırdır belli şeylere kilitlenip kalmışızdır.

Bizim bu söylediklerimiz uzak ve yakın selef-i salihîni hayırla yâd etmeye mâni değildir. Allah zerrât-ı kâinat adedince onlardan razı olsun! Ancak selef-i salihîni hayırla yâd etmek, bir yönüyle de onlar gibi davranmakla mümkündür. Nasıl ki onlar bulundukları dönemde, çağlarını kucaklamışlar, hatta aşmışlar; bizler de aynı şekilde davranmak ve onlara yetişmek mecburiyetindeyiz.

4